tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
tatil etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Ocak 2016 Pazartesi

Budapeşte'de iki gün...


Yeni yıla Viyana'da girme hayalimiz vardı ama eh hava şartları müsade etmedi. 31 Aralık 2015'de THY'nin nerededeyse tüm seferleri iptal edilince, Viyana'ya ancak 1 Ocak akşamı ulaşabildik ve 2 Ocak akşamı Budapeşte yoluna koyulmak durumunda kaldık.
Tek günlük Viyana maceramızı başka bir yazıma saklayarak Budapeşte'den aklımda kalanları yazmak istedim.
Budapeşte için doğru zaman kesinlikle Ocak ayı değil, bunu belirterek başlamalıyım. iki adet 7 aylık hamile ile Ocak ayında gidilecek bir yer olmadığı daha da kesin. gerçekten Budapeşte soğuğu diye bir şey var. Ama işte benim yılbaşına Viyana'da en yakın arkadaşımla girme hayalim, meteorolojinin son bir haftaya kadar pek de soğuk bir hava göstermemesi ve de yine benim yok 4 gün tatil var bir şehir daha görürüz sevdam bizi Budapeşte'ye götürdü bu senenin başında.
Budapeşte yolculuğu için Viyana'dan tren tercih ettik. tren garına gidildiğinde çok rahat sefer bulabiliyor, her saat başı tren vardı. kişi başı 40 euro gibi bir ücret ödeyerek, oldukça rahat bir yolculuk ile Budapeşte tren garına ulaştık 2 Ocak Cumartesi akşamı.
Macarlar henüz Euro'ya geçmemişler, ancak birçok mekan kabul ediyor. risk almamak için yanımızda forint (HUF) bulunsun istedik, ve yine benim araştırmaya fırsat bulamadığım bir konu olduğundan kardeşimin döviz büroları kapalı olabilir uyarısı ile tren garında neredeyse harcayacağımız tüm parayı HUFa çevirdik. çok büyük hata ! en az %20 daha düşükten bozmuş olduk paramızı ve şehre vardığımızda gece, hafta sonu tüm dövizcilerin açık olduğunu gördük ( tren garında kurun 247, şehir merkezinde 316 olduğunu belirteyim, hiç parasız gitmemek için az miktarda tren istasyonunda bozulabilirmiş ki buna bile gerek yok, zira taksiler euro kabul ediyor. taksi demişken, bizi daha öncesinde uyarmalarına rağmen, tren istasyonu-otel mesafesi çok kısa, ne kadar kazıklanabiliriz ki diye taksiye bindik ve tam 5000 HUF tuttu. otele daha sonra sorduğumuzda bu mesafenin 2000 HUF olduğunu söylediler. yani taksi kullanacaksanız otelinize mail atıp yaklaşık fiyat bilgisi almanız mantıklı olur. Macaristan pek Viyana gibi değil, aynı Türkiye'deki gibi turistleri dolandırmaya yönleniyorlar.
neyse biz hem döviz kurundan hem taksiden kazık yiyerek otele yerleştik. akşam saatleri idi ve araştırmalarım sonucu bulduğum Bors Gasztrobar isimli çorbacıya yöneldik, ancak şanssızlık bizi bırakmamıştı, mekana gittiğimizde kapı duvardı ve 5 Ocak'a kadar yeni yıl tatili yaptıkları yazılı idi kapıda. çorbacının olduğu bölge de çok sağlam pabuç olmadığından biraz gerildik, otelimizin olduğu bölgeye döndük ve rastegele bir yerlere girmeye çalıştık. o da ne, her yer tıklım tıklım ve hiç misafirperver değiller, yer yok deyip çekip gidiyordu her yerde garsonlar yanımızdan. sonra Suelto Cafe & Grill isimli bir bistroya oturduk (ki ordaki son yerdi, kapı girişinde ve soğuktu). burdaki personel saygılı ve güleryüzlü idi. ben hemen yenilecekler listeme bakıp menüde gördüğüm "paprika çorbası" nı sipariş ettim. Emre de kendisine bir burger söyledi. ama yurtdışında yemek konusunda zorlanan kardeşim ve eşi, makarnayı soslamayın, sadece yağlayın deyince onlara iğrenç bir yağ eklenmiş bir makarna geldi, kokusu bana bile geldi, yiyemediler. yani mekan burger yemek için vs iyi ama yemek olayına girmemek lazımmış :) bizimkiler aç kalmasın diye sonra poğaça filan bulduk neyse ki.
Pazar sabahı erkenden mesaiye başladık, gezecek yer çoktu, havanın Pazartesi karlı olduğu öngürülüyordu ve biz gezebildiğimiz kadar yeri bugün gezmeli idik.
yaklaşık -7 derecede başladık gezmeye. Bu arada hamile olunca mont, termal içlik de mesela. neyse ki mangodan ince de olsa kaz tüyü bir mont almıştım üzerime olan. onun üstüne de panço ya da altına yün kazak filan yaptım, idare etti beni. ama hava çooook soğuktu.

Buda gezisine Beyaz köprü ( Erzsebet hid) dibindeki, Peste tarafındaki otelimizden çıkıp köprüden yürüyerek Gellert Hill'e tırmanmak sureti ile başladık. Böyle yazınca basit gibi görünüyor ama bunu 30 haftalık iki adet hamile, termal içlikler, kabanlar ve yüzümüze yüzümüze çarpan bir soğuk rüzgar eşliğinde yaptık. yaklaşık 25 dakika sonra zirvedeydik. yorulduk ama manzara görmeye değerdi.


Gellert Hill

Bu da seyahatimiz bu tepeden inerek Buda kalesi ziyareti ile devam etti. Bu arada Budapeşte'de toplu taşımayı neredeyse hiç kullanmadıki hele Buda tarafında hiç gerek duymadık. Buda kalesine sahilden bir merdiven ve sonra yürüyen merdivenle çıkarak ulaştık. Aynı bölgedeki Varhegy Hill'den de manzara seyretmeyi ihmal etmedik tabi. Bu kısım oldukça turistik, ancak yine de magnet filan almayı planlıyorsanız buradan almanızı tavsiye derim, Peste tarafında fiyatlar artıyor çünkü.


Varhegy'den şehir manzarası
Dobos torta

Kuzey yönünde ilerleyerek, gerçekten mimarisi ile bizi kendisine hayran bırakan Matthias Church'e ulaştık. Feci kuyruk ve soğuk hava nedeni ile içine giremedik. Hemen yanında ise Fisherman's Bastion da harika manzarası ile bizi karşıladı. Buralarda tüm fotoları kardeşim çekti, zira çok çok üşümüştüm. Ama ısınmak için girdiğimiz bu bölgedeki bir kafede, yenecekler listemdeki dobos torta'yı aradan çıkarıverdim, bakın onun resmi var :) tatlı bizim annelerin günlerde yaptığı bisküvili pastaya benziyor.
Buradan bir gayret Buda tarafında kuzeye ilerleyerek, benim rehberlerde gördüğüm Gül Baba Türbesini ziyaret ettik. Amacımız sadece Osmanlı'dan kalan bir eser görmekti, iyi de yapmışız ama türbe 2017'ye kadar kapalı imiş restarasyon sebebi ile.
Bu bölgede bir yerde yine ısınmak için bir ara vermiştik ve sanırım Budapeşte'de en çok bu mekanda ısındım. Bazı yerlerde domuz eti ile hazırlanan Gulaş Çorbasını dana eti ile yapıyorlardı, mekanın kapısı yukarıdan ve masalar dip köşelerde idi, böylece gerçekten ısınma fırsatı bulduğumuz fiyat/performans oranı başarılı bu restaurant/barı Buda tarafında bir şeyler içmek/yemek isteyenlere tavsiye edebiliyorum: Bem Sörözö

Buda tarafını akşam üstü görülecek temel yerleri görerek bitirmiş olduk böylece. Hava şartları ve karnı burnunda iki hamile içeren bir grup için başarılı bir performans sergiliyorduk doğrusu. Burdan yine, kuzeydeki köprüden  geçerek Peşte tarafına döndük ve Parlamento binasına gittik.

Parlamento binasında da feci bir sıra vardı doğrusu ve saat olarak da akşamı ettğimizden binayı şöyle bir gezip otelimize döndük. Malum dört kişi görünümlü altı kişi olduğumuzdan çok yorulmuştuk.

Akşam yemeği için bu defa önden rezervasyon yapmıştık. Gönül rahatlığı ile Menza restaurantı tavsiye edebilirim. önerdikleri şarap, gulaş çorbaları, kaz ciğerinin soğuk aperatif olarak servis edileni ve sıcak yemek olanı, menza salataları (sezar salataya benzeyen bir salata), her şey gayet güzeldi. bu arada ciğer ile aranız yoksa kişi başı bir tane söylemek yerine ortaya söylemek daha mantıklı bu kaz ürünlerini :)


Opera Binası
St Stephen Basilica

İkinci Budapeşte gününü ise Peşte tarafına ve yenilmesi gereken diğer tatlılara ayırdık. Sabah erkenden St. Stephen (Szent Istvan) Bazilikasını ziyaret ettik ve oradan  metroya atlayarak Heroes' Square (Hösk tere)'ye gittik. elbette yürünebilirdi ama hava şartlarını (-12 C filan olmuştu artık) göze alarak metroyu seçtik. Bu meydan görsel olarak güzel, parkı, köprüleri ve de şehrin açık buz pateni pistini barındırması ile çok beğendim. Meydandan geriye Andrassy caddesini takip ederek yürüdük. Bu cadde Heroes meydanını daha merkezi olan Erzsebet meydanına bağlıyor ve bizim Nişantaşı ayarında dükkanlar, güzel restaurantlar var (bir gece önce gittiğimiz Menza restaurant da burdaydı). Cadde üzerinde tüm görkemi ile Opera binasını da görebilirsiniz. Christmas sonrasına denk gelmemiz sebebi ile bu cadde özellikle bir gece önce yemek için yürür iken ışıl ışıl süperdi. Caddeden yürüyüşümüzde şehrin en lüks ve ünlü kafelerinden biri olan New York Cafe'ye uğradık ve süper tatlılar yedik :) benim için bir yerde gezmek kadar yemek de önemli ne yapayım. Burda tercihimiz apple pie ve New York chocalate pie oldu. Chocolate pie porsiyonu çok küçük, bölüşmeyi planlıyorsanız ona göre ısmarlayın, tadı damakta kalıyor.

Chain Bridge
New York Cafe'de iken kar sağlam bastırdı. Hava sıcaklığı don seviyesinde olduğu için yerler de buz tuttu tabi. Bu noktada deliliği bıraktım işte, hem soğuk algınlığı, hem yorgunluk hem de düşme tehlikesini göze alamadım ve dedim ki Sinagog'u da görüyoruz ve bitiyor. 
Dohany Street Synagogue görüldü, sonra içimizde kalmasın diye Chain Bridge'den şöyle bir yüründü (bir gün önce diğer köprüleri kullandığımızdan). Yol üstünde yerel Tokaji şaraplarından tatmak için Cultivini'ye uğradık. Hamileler için mantıklı oldu, birkaç yudum tadımlık şarap sipariş edilip tadına bakabildik :) Ne yazık ki yanımıza asma kilit almamışız, kilit asamadık. Ve kendimizi otelimize çok yakın ünlü Cafe Gerbaud'a attık. Sanırsam burda 2 saat filan durmuşuzdur. Ne kadar tatlı varsa hepsini de yedik :) burada Budapeşte'nin klasik tatlılarından olan palacinka (rulo şeklinde olan)  ve strudel (turta) yiyebileceğiniz gibi, bu kafeye has somloi galuska (ortada duran çikolata soslu tatlı) 'yı da tavsiye ederim.
Gerbaud Cafe'de Tatlı Şöleni
İşte gezimizi böyle tatlı tatlı bitirip havalimanına yöneldik ve gelişimiz gibi sorunlu olmayan bir yolculuk ile memlekete döndük. Budapeşte'yi sevdim, sanki hava şartları müsait olsa çok daha güzel gezilirdi ama karlar altında olmasının da başka bir albenisi vardı tabii. Yemek olayını çözmüş olmaları ve müthiş tatlıları da damağımda güzel anılar bıraktı :)






20 Ekim 2015 Salı

Komşu topraklarda bir Selanik-Girit turu (Kısım 1- Selanik)



2013 yılı Ekim ayında hazırlanıp, yayınlanmamış bir post imiş bu. o kadar taslak hazırlamışım, bari yayınlayayım olduğu kadarı ile dedim.

Yıllar geçmiş yazmayalı, ki bu yıllarda pek çoğu iş için olsa da epeyce yer gezdim ben.

İş için olmayan bir gezim de Selanik-Girit gezisi idi. İşbu yazı bu gezinin Selanik tarafını içeriyor.

2013 yılı Kurban bayramında nereye gitsek, ne yapsak diye düşünmeye Ağustos ayında başladık. Uzakdoğu'dan Amerika'ya oldukça geniş bir yelpazedeydi alternatiflerimiz, ama düşünülmesi gereken oldukça faktör de vardı. bir kere bütçemizi yaralamamalıydı, hepimiz çok yorulduğumuzdan dinlenmeye de izin veren bir tatil olmalıydı ve mümkünse ılıman iklim olmalıydı, zaten kış kapıdayken geçen sene kurban bayramında yaptığımız gibi donmaya gerek yoktu :)

Amerika'ya bir denetim için gitmiştim Ağustos ayında, müfettiş sağ olsun Japonya ve İrlanda deneyimlerim gibi yormadı beni, hem maillerimi kontrol etmeye hem de arada bizim bayram seyahati için araştırma yapmaya vaktim vardı.

Nasıl başladık araştırmaya. Efendim aldım haritayı önüme, olabildiğince güneye inelim diye düşündük. Uzakdoğu, Güney Amerika, Akabe filan uçak parası sebebi ile elendi. Kıbrıs'ı detaylı düşündük, ama bayram sebebi ile uçaklar da oteller de el yakıyordu vallahi.

En son Belek'de beş yıldızlı bir otelde yatsak mı planları yaparken, gözüm Akdeniz'in büyük adası Girit'e çarptı. Yıllar önce (2005) Atina'da geçirdiğim yaz döneminde, kalabalık bir grup gitmişti Girit'e hafta sonu için, ben dahil olmamıştım ama içimde kalmıştı vallahi. E ne zamandır bir Yunan adası mı yapsak fikri de hep aklımda, e oldukça güneyde bu ada yani Antalya'dan daha sıcak olmalı diyor coğrafi bilgilerimiz. neyse bir araştırdım ki, oteller düşük sezon sebebi ile ucuz görünüyor, e Yunanistan'da bayram tatili yok gibi. Uçak biletleri biraz zorlayacak gibi, ya Atina'dan ya da Selanik'den aktarma yapmak lazım. Hmm bu adanın iki merkezi var gibi, bir tanesi Heraklion, diğeri de daha yazlık olan Hanya. Selanik'den Ryanair ile 60 TL'ye uçuş varmış da, Selanik'e uçmak pahalı derken... kafamda ampul yandı, ben bırak Selanik yolunu, Atina yolunu iki kere otobüsle gidip dönmüş insandım, Selanik dediğin yer İstanbul'dan 8-9 saatti, tamam çok keyifli bir otobüs yolculuğu değil ama 80 TL'ye Selanik'e atıyordu bizi işte. Grupla da paylaşınca (toplam 10 kişi), herkes olumlu baktı, olumsuz bakanlar da eşlerini dinlemek durumunda kaldı ve ben Amerika'dan gelir gelmez, uçak biletlerimiz alındı, otobüs biletlerimiz ayrıltıldı ve otel rezervasyonlarımız yapıldı. Grupta vize alması gerekenlerin evrakları da büyük bir hızla halloluverdi valla. planımıza göre önce Selanik yapacaktık, burda 1 gece kalıp ertesi gün Girit'in Hanya şehrine uçacaktık. Girit'de tatil bölgeleri Hanya tarafına yakın, Heraklion baş şehir olmasına rağmen.

11 Ekim Cuma akşamı herkes işyerinden Forum İstanbul'a geldi ve otogara giderek turumuzu başlattık. Benim hep söylediğim bir şey vardır, yola çıktığın an tatil başlar, bu yüzden yolda geçen zamanı hiçbir zaman kayıp saymam, o yol da tatile dahildir benim gözümde. Alpar turizm ile çıktık yola. aslında biletlerle ilgili hem gidişte hem dönüşte sıkıntı yaşadık, metro turizme güvenmeyip derin araştırmalarımla Alpar'dan bilet aldığıma üzüldüm epeyce, ama buraya bu tatsız kısımların detayları yazmıyorum artık. Bu arada İstanbul-Selanik arası gidip gelen Dostluk Trenini kaldıranlara da güzel laflar hazırladım ama o da ayrı bir yazı konusu olur.

Gece yarısını geçerken sınırı geçtik ve ben 5. kez yarısı kırmızı beyaz yarısı mavi beyaz boyanmış Meriç ırmağı üzerindeki köprüye baktım yine. sonra iskeçe, gümülcine, dedeağaç derken, Kavala'yı da geride bırakıp sabah 7 gibi ulaştık Selanik'e. şöyle bir baktım, tren istasyonunda her şey aynı, Yunanistan'ın fast food zinciri Goody's, Yaseminle tren beklerken adının "Peynirli" olduğunu okuyup, ısırığımız domuz sosisine gelince elimizden attığımız sandviçi yaşadığımız kafe, ve de şehride 8 yıldır bir gram ilerleyememiş metro inşaatı.

Tren istasyonunda bir şeyler yedikten sonra,istasyonun bir kapısının açıldığı Egnetia caddesinin ilerisinde bulunan otelimize yöneldik. Tam tahmin ettiğimiz gibi otel check in yapmadı o saatte ama bagajları attık üzerimizden. sonra İzmir'deki kordonun adeta bir kopyasını oluşturan deniz kenarına indik yine yürüyerek. Beyaz Kule sisler altında saklanıyordu. Bu kule şehrin simgesi sayılıyor, Osmanlı döneminde (Kanuni Sultan Süleyman zamanı) inşaa edilmiş.Bazı söylentilere göre mimar sinan tarafından yapılmış ama bu bilgiye her yerde rastlamamak doğruluğuna gölge düşürüyor. Osmanlılarda savunma amaçlı yapılan kule, bir dönem hapishane olarak da kullanılmış. Balkan savaşı sonrasında Selanik Yunanlıların eline geçtiğinde, kuleyi vaftiz etmek amacı ile beyaza boyamışlar ve beyaz kule demişler adına. Kule şu anda beyaz filan değil, boyası akmış ve orijinal renginde. neyse ki Osmanlı'dan kalan bir çok şeyin başına gelen bunun başına gelmemiş de, yapı hala ayakta ve günümüzde müze olan bu yapıyı 3 € vererek gezebiliyorsunuz.

Kulenin önünde geçirdiğimiz yarım saatten sonra (içinde gerçekten birşey yok, ben yıllar önce gezmiştim ) kuleyi karşıdan gören bir kafeye attık kendimizi; sisler içindeki kuleyi ben ilk gençlik yıllarımda yaptığım gibi frappe içerek izledim, bu frappe dedilen zımpırtıyı üzgünüm ama sadece Yunanlılar becerebiliyor yapmayı. grupta ucuz olmasını fırsat bilip breezer (düşük alkollü romlu ve meyveli içki; bizde yassah gençliği alkole özendirdiği için) ile güne başlayanlar da oldu:)

Soluklanmamızın ardından göreceğimiz iki tane müze vardı. Bir tanesi Selanik Arkeoloji Müzesi, Diğeri de Bizans Kültür Müzesi. Birbirine oldukça yakın bu iki müzeye, kulenin hemen karşısındaki kıyıya paralel yolu izleyerek elimizde haritamız ulaştık ve kombine bilet alarak iki müzeyi de gezdik. Yunanistan'da arkeoloji müzesi gezmek ayrı bir keyif bence, o yüzden müzeler oldukça güzeldi ama elbette Atina'da bulunan arkeoloji müzesinin yanına yaklaşamaz bile.

Yorucu müze gezisinin ardından, artık gecenin yolda geçmesinden dolayı gözler de kapanmaya yüz tutmuşken, kendimizi sahildeki restaurantlardan birine attık ve birbirinden leziz Selanik yemekleri ile burda karşılaşmış olduk. ortada yunan salatamız (çoban salatasının büyük kıyılmışı aslında...), caciki, patlıcan salatamız güzeel bir yemek yedik. Üzerine de artık geleneksellemiş olan ikram geldi, uzo ;)

Son bir enerjimizi toplayıp, Atatürk'ün evini gezmeyi ertesi güne bırakmamaya karar verdik. aslında grupta otele gidip dinlenelim, yarın sabah gezeriz sesleri yükseldi ama ben arkadaşlarımı tanıyordum, akşam içecektik ve ertesi gün havalimanına anca giderdik biz; ilk amacımız kültür turu olmadığından öyle Selanik'i karış karış gezmeye niyetimiz yoktu ama Atatürk'ün evini de gezmeden gidemezdik sonuçta. Yine elimizde harita Atamızın evini bulduk. Ev bu sene restore edilerek ziyaretçilere açılmış, Serdar Bilgili üstlenmiş masrafları. Açıkcası benim için hayal kırıklığı, çünkü ben bu evi içindeki eşyalar gönderilmeden gezmiştim, yani bir ev gibiyken. o zamanlar yunan bir arkadaşımız Selanik'de yaşayan arkadaşlarını da çağırmış ve biz iki türk kızı üç yunan genci ile saygı içinde eşyalara bakmıştık, gözlerim dolmuştu. ev şimdi boşaltılmış, duvarlara tarihsel bilgiler eklenmiş, her yerde bulacağınızdan.tek olumlu bulduğum şey Atatürk'ün balmumu heykeli bence. Eşyaların Türkiye'ye gönderildiğini, zaten Atatürk'e ait olmadıklarını, bir Yunan aileden kaldıklarını filan söylediler, ama ben tatmin olmadım. Evin ortasında bir makette, benim yıllar önce gezmiş olduğum eve ait bir maket vardı, keşke gerçeği de öyle kalsaydı. Bahçede Ali Rıza Efendi tarafından dikilmiş ağaca minnetle baktık ve Atamızın evinden ayrıldık.

Yol üzerinde Selanik'deki en güzel kiliselerden biri olan, Bizans zamanından kalma Agios Dimitrios kilisesini gezdik. Yine yol üzerinde Osmanlı Roma döneminden kalma Roma Forumunu, Rotunda'yı görebilme şansımız da oldu. Sonra otelimize gelip kendimizi dinlenmeye bıraktık.

Akşam nerede yemek yiyeceğimiz çok önemli idi, gelmeden önce trip advisor ve forumlar taranmıştı ve biz konumu otelimizden yürüme mesafesinde olan, oldukça da övgü aldığını okuduğumuz To Hellinikon isimli restaurantı tercih ettik. vallahi yemek yerken bir de parmaklarımızı yedik, şiddetle tavsiye olunur. ben en çok domatesli, peynirli patlıcan salatasını beğendim; yine domates ve peynirle yapılmış saganaki de müthişti. yanına elbette uzo içtik. normalde uzo ile çok aram yoktu ama mini markalı olanı oldukça beğendim,rakıdan daha kolay içildiği kesin. midelerimiz bayram ederken hesabı da istedik ve ikram likörlerimiz de geldi peşinden:) açıkcası yediğimiz yer bizim asmalı mscit kıvamında bir yerdi ve en az iki başı iki kadeh içki içildi, deli gibi de kalamarlar, karidesler gitti geldi masaya; ödediğimiz hesap bir asmalı mescit mekanında ödenenin kesinlikle altındaydı; e içki deli gibi pahalı olmayınca.

Yemek yedikten sonra, boat bar denilen, beyaz kulenin arkasından binilerek denizde size müzik çalan gemilere bindik ve yunan müzikleri eşliğinde bir saat geçirdik. tamam bazı tanıdık melodilere türkçe eşlik ettik ve dikkat çektik, ama güzeldi (biz dünyayıı çok sevdiiik, ölüm bizden uzak olsun...)

Sonra Nikis caddesinde, denize bakan birkaç bara öylesine girip çıktık ve yorucu bir günü kapatarak otele döndük. Selanik'in gece hayatının güzel olduğu her halinden beli, sokaklarda masalar, herkes eğleniyor, denize nazır kazık yemeden içki içmek, bence çook güzel. Acaba bu şehir bizde kalsa, bu kadar güzel olur muydu diye düşünmedim değil, kesin masaları kaldırırdık, ruhsat probleminden bu kadar mekan da olmayabilirdi; ama yine de bizim şehrimiz olmamasına hayıflandım tekrardan.

Ertesi gün Goodys' de yemek yedik. Goody's Yunanistan'da Mc Donalds'dan daha çok iş yapan bir fast food zinciri.

Selanik'le ilgili canımı sıkan detaylar da vardı tabii bir önceki görüşüme göre değişen. Mesela yol başı olan büfelerin çoğu kapanmıştı, kapalı dükkan sayısı da çoktu. şehirde ekonomik krizin etkileri hissediliyor yani. İzmir'e benziyor ama İzmir daha zengin görünüyor gözlerimize.

Selanik'e bir nokta koymadan, bir yerden daha bahsedeceğim. O da Girit dönüşü uğradığımız bir meze restaurantı. Bu bölgeyi dönerken de olsa keşfettiğimize (aslında tavsiye ile gittik) çok sevindim. Ladadika bölgesi, eskiden genelevlerle dolu adı kötü anılan bir bölge iken günümüzde salaş ama butik tavernaların mekanı olmuş. sahilde sırtınızı Beyaz Kuleye verip denizi solunuza alıp yürüdüğünüzde Markiz isimli büyük gece kulübünün olduğu bölgenin arka sokaklarının ismi Ladadika. Şirin bir meydan da var. Biz tavsiye ile Full tou meze denilen mekana gittik. yemeklerin biraz geç gelmesi, unutulması ve de her yerde artık alışmış olduğumuz ikramın olmaması dışında lezzete bir şey denilemeyecek bir mekandı. Patlıcan ve peynirle yapılan meze, peynirli mantar dolması ve biberaki (peynirli biber dolması) tadı damaklarımızda kaldı. Üstelik Türkçe menüleri de vardı, ve ben bir tanesini çaldım:)

Özetle, Selanik sahili ve sahili dik kesen sokakların cıvıltısı, meraklılarına müzeleri ve tarihi eserleri, muhteşem tatları yakalayabileceğiniz tavernaları ile özellikle bir haftasonu kaçışı için ideal. pasaportunda vizesi olanlar ve otobüs yolculuğundan gocunmayanlar için ekonomik bir haftasonu tatili olabilir bence.

Yıllar sonra yeniden gezmek ve unuttuklarımı hatırlamak ve de yeni hatıralar yaratmış olmaktan çok mutluydum :)

Düşündüm de bu gezinin üzerinden de iki yıl geçtiğine göre, benim yine bir Yunanistan'a uğrama zamanım gelmiş ;)