20 Ekim 2015 Salı
It's a girl, Alisa :)
Hamilelik döneminde 18. haftanın içinde olduğum şu günlerde sanırsam nihayet huzura eriyorum.
7. hafta gibi başlayan bulantılar, 16. hafta bitene kadar bazen feci bazen hafif devam etti. hiç bitmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. etraftan duyduklarımla he 12 haftada bitecek, he 15 de bitecek diye hep boşa bekledim. hatta bazen bitti sanıp bir et ürününü mideye indirdiğim ve yarım saat içinde içimin dışıma çıktığı zamanlar oldu :(
Doktorum 12. hafta kontolünde bir sonraki kontrolde (yani 16. hafta) bulantısız ve enerjik gelecksin demişti. Ben 16. haftanın dolmasına 1-2 gün kala, doktora "hani geçiyordu, nerde, hala aynı" isyanlarına hazırlandığım sırada, kontrole gideceğim günün sabahında bulantı olmadığını hissettim. ama kanmadım buna tabi, güne bulantısız başlayıp öğleden sonramın zindan olduğu çok gün geçirmiştim. akşam iş çıkışı araba kullanırken "Allah allah bulanmıyor valla" dediğimi hatırlıyorum kendi kendime.
neyse özetle kadının karşısına çıktığımda bulantı filan yoktu, tüm isyanlar içimde kaldı. ancak kendimi iyi hissetmiyordum, hala halsizdim ki bunu da ertesi gün başlayan ve 1 hafta yakamı bırakmayan grip virüsüne bağladım sonradan. arkadaş anladım ki hamile iken hasta olunca yapacak pek bir şey yok, hele de yoğun tempoda çalışıyorsan, yani elindeki tek çözüm olan "dinlenme" de uygulama dışı ise. hafta sonuna da düğün, annenin doktor muıayanesi vs patlayınca, bir hafta süründüm işte. kendimi bana bakın diye Selin'in ve Umut'un evine attığım günler oldu. gerçekten sefildim sefil. neme lazım ben bu havada bota, atkıya vs geçiş yaptım arkadaş, anladım ki hasta olunca ilaçsız iyileşemiyorsun, iyisi mi hasta olmayacaksın. artık elimi günde 15 kez filan yıkayıp, pürellenip, sürekli c vitamini ile, ıhlamur bardağı ile geziniyorum; önümüz kış ve ı-ıh hasta neyim olmamam lazım. 10 yıldır ekmeğini yediğim ilaç sektörünü bu konuda kınayacağım ama onlar ne yapsın, hamileler üzerinde klinik çalışma doğal olarak yasak, ancak gerçek yaşam verisi ile kullanılabilen ilaçlar var işte.
Konu dağıldı, ne diyordum: 16. hafta kontrolü. hiçbir sorun çıkmayan ikili test ardından, 16. haftada 4lü test için kan verdim (çok şükür bunda da bir şey çıkmadı). ve nihayet bizimkisi cinsiyetini de belli etti. artık Allah gönlüme göre mi verdi, ben telapati yöntemi ile mi yaptım bilmiyorum ama bebeğim bir kızmış :) ikinci çocuk için hem yaş hem çalışma şartları hem de benim bünye pek uygun olmadığından (hayat bu belli olmaz tabii) kız olmasını çok istemiştim. elbette insanın neyi varsa o bence iyidir, hoştur ve doktor erkek dese içimde en ufak bir burukluk olmazdı, orası çok ayrı.
Evet her şey yolunda giderse Mart ayında aramıza bir kız katılacak ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ve ben eminim ki, anaç bir karakterim olmasa da, özgürlüğüne ve iş yaşamına düşkün bir kadın olarak onu çok ama çok seveceğim ve hayatımın değişmesi umrumda bile olmayacak. Yeter ki sağlık ve sıhhatle doğsun, o günleri görelim.
Komşu topraklarda bir Selanik-Girit turu (Kısım 1- Selanik)
2013 yılı Ekim ayında hazırlanıp, yayınlanmamış bir post imiş bu. o kadar taslak hazırlamışım, bari yayınlayayım olduğu kadarı ile dedim.
Yıllar geçmiş yazmayalı, ki bu yıllarda pek çoğu iş için olsa da epeyce yer gezdim ben.
İş için olmayan bir gezim de Selanik-Girit gezisi idi. İşbu yazı bu gezinin Selanik tarafını içeriyor.
2013 yılı Kurban bayramında nereye gitsek, ne yapsak diye düşünmeye Ağustos ayında başladık. Uzakdoğu'dan Amerika'ya oldukça geniş bir yelpazedeydi alternatiflerimiz, ama düşünülmesi gereken oldukça faktör de vardı. bir kere bütçemizi yaralamamalıydı, hepimiz çok yorulduğumuzdan dinlenmeye de izin veren bir tatil olmalıydı ve mümkünse ılıman iklim olmalıydı, zaten kış kapıdayken geçen sene kurban bayramında yaptığımız gibi donmaya gerek yoktu :)
Amerika'ya bir denetim için gitmiştim Ağustos ayında, müfettiş sağ olsun Japonya ve İrlanda deneyimlerim gibi yormadı beni, hem maillerimi kontrol etmeye hem de arada bizim bayram seyahati için araştırma yapmaya vaktim vardı.
Nasıl başladık araştırmaya. Efendim aldım haritayı önüme, olabildiğince güneye inelim diye düşündük. Uzakdoğu, Güney Amerika, Akabe filan uçak parası sebebi ile elendi. Kıbrıs'ı detaylı düşündük, ama bayram sebebi ile uçaklar da oteller de el yakıyordu vallahi.
En son Belek'de beş yıldızlı bir otelde yatsak mı planları yaparken, gözüm Akdeniz'in büyük adası Girit'e çarptı. Yıllar önce (2005) Atina'da geçirdiğim yaz döneminde, kalabalık bir grup gitmişti Girit'e hafta sonu için, ben dahil olmamıştım ama içimde kalmıştı vallahi. E ne zamandır bir Yunan adası mı yapsak fikri de hep aklımda, e oldukça güneyde bu ada yani Antalya'dan daha sıcak olmalı diyor coğrafi bilgilerimiz. neyse bir araştırdım ki, oteller düşük sezon sebebi ile ucuz görünüyor, e Yunanistan'da bayram tatili yok gibi. Uçak biletleri biraz zorlayacak gibi, ya Atina'dan ya da Selanik'den aktarma yapmak lazım. Hmm bu adanın iki merkezi var gibi, bir tanesi Heraklion, diğeri de daha yazlık olan Hanya. Selanik'den Ryanair ile 60 TL'ye uçuş varmış da, Selanik'e uçmak pahalı derken... kafamda ampul yandı, ben bırak Selanik yolunu, Atina yolunu iki kere otobüsle gidip dönmüş insandım, Selanik dediğin yer İstanbul'dan 8-9 saatti, tamam çok keyifli bir otobüs yolculuğu değil ama 80 TL'ye Selanik'e atıyordu bizi işte. Grupla da paylaşınca (toplam 10 kişi), herkes olumlu baktı, olumsuz bakanlar da eşlerini dinlemek durumunda kaldı ve ben Amerika'dan gelir gelmez, uçak biletlerimiz alındı, otobüs biletlerimiz ayrıltıldı ve otel rezervasyonlarımız yapıldı. Grupta vize alması gerekenlerin evrakları da büyük bir hızla halloluverdi valla. planımıza göre önce Selanik yapacaktık, burda 1 gece kalıp ertesi gün Girit'in Hanya şehrine uçacaktık. Girit'de tatil bölgeleri Hanya tarafına yakın, Heraklion baş şehir olmasına rağmen.
11 Ekim Cuma akşamı herkes işyerinden Forum İstanbul'a geldi ve otogara giderek turumuzu başlattık. Benim hep söylediğim bir şey vardır, yola çıktığın an tatil başlar, bu yüzden yolda geçen zamanı hiçbir zaman kayıp saymam, o yol da tatile dahildir benim gözümde. Alpar turizm ile çıktık yola. aslında biletlerle ilgili hem gidişte hem dönüşte sıkıntı yaşadık, metro turizme güvenmeyip derin araştırmalarımla Alpar'dan bilet aldığıma üzüldüm epeyce, ama buraya bu tatsız kısımların detayları yazmıyorum artık. Bu arada İstanbul-Selanik arası gidip gelen Dostluk Trenini kaldıranlara da güzel laflar hazırladım ama o da ayrı bir yazı konusu olur.
Gece yarısını geçerken sınırı geçtik ve ben 5. kez yarısı kırmızı beyaz yarısı mavi beyaz boyanmış Meriç ırmağı üzerindeki köprüye baktım yine. sonra iskeçe, gümülcine, dedeağaç derken, Kavala'yı da geride bırakıp sabah 7 gibi ulaştık Selanik'e. şöyle bir baktım, tren istasyonunda her şey aynı, Yunanistan'ın fast food zinciri Goody's, Yaseminle tren beklerken adının "Peynirli" olduğunu okuyup, ısırığımız domuz sosisine gelince elimizden attığımız sandviçi yaşadığımız kafe, ve de şehride 8 yıldır bir gram ilerleyememiş metro inşaatı.
Tren istasyonunda bir şeyler yedikten sonra,istasyonun bir kapısının açıldığı Egnetia caddesinin ilerisinde bulunan otelimize yöneldik. Tam tahmin ettiğimiz gibi otel check in yapmadı o saatte ama bagajları attık üzerimizden. sonra İzmir'deki kordonun adeta bir kopyasını oluşturan deniz kenarına indik yine yürüyerek. Beyaz Kule sisler altında saklanıyordu. Bu kule şehrin simgesi sayılıyor, Osmanlı döneminde (Kanuni Sultan Süleyman zamanı) inşaa edilmiş.Bazı söylentilere göre mimar sinan tarafından yapılmış ama bu bilgiye her yerde rastlamamak doğruluğuna gölge düşürüyor. Osmanlılarda savunma amaçlı yapılan kule, bir dönem hapishane olarak da kullanılmış. Balkan savaşı sonrasında Selanik Yunanlıların eline geçtiğinde, kuleyi vaftiz etmek amacı ile beyaza boyamışlar ve beyaz kule demişler adına. Kule şu anda beyaz filan değil, boyası akmış ve orijinal renginde. neyse ki Osmanlı'dan kalan bir çok şeyin başına gelen bunun başına gelmemiş de, yapı hala ayakta ve günümüzde müze olan bu yapıyı 3 € vererek gezebiliyorsunuz.
Kulenin önünde geçirdiğimiz yarım saatten sonra (içinde gerçekten birşey yok, ben yıllar önce gezmiştim ) kuleyi karşıdan gören bir kafeye attık kendimizi; sisler içindeki kuleyi ben ilk gençlik yıllarımda yaptığım gibi frappe içerek izledim, bu frappe dedilen zımpırtıyı üzgünüm ama sadece Yunanlılar becerebiliyor yapmayı. grupta ucuz olmasını fırsat bilip breezer (düşük alkollü romlu ve meyveli içki; bizde yassah gençliği alkole özendirdiği için) ile güne başlayanlar da oldu:)
Soluklanmamızın ardından göreceğimiz iki tane müze vardı. Bir tanesi Selanik Arkeoloji Müzesi, Diğeri de Bizans Kültür Müzesi. Birbirine oldukça yakın bu iki müzeye, kulenin hemen karşısındaki kıyıya paralel yolu izleyerek elimizde haritamız ulaştık ve kombine bilet alarak iki müzeyi de gezdik. Yunanistan'da arkeoloji müzesi gezmek ayrı bir keyif bence, o yüzden müzeler oldukça güzeldi ama elbette Atina'da bulunan arkeoloji müzesinin yanına yaklaşamaz bile.
Yorucu müze gezisinin ardından, artık gecenin yolda geçmesinden dolayı gözler de kapanmaya yüz tutmuşken, kendimizi sahildeki restaurantlardan birine attık ve birbirinden leziz Selanik yemekleri ile burda karşılaşmış olduk. ortada yunan salatamız (çoban salatasının büyük kıyılmışı aslında...), caciki, patlıcan salatamız güzeel bir yemek yedik. Üzerine de artık geleneksellemiş olan ikram geldi, uzo ;)
Son bir enerjimizi toplayıp, Atatürk'ün evini gezmeyi ertesi güne bırakmamaya karar verdik. aslında grupta otele gidip dinlenelim, yarın sabah gezeriz sesleri yükseldi ama ben arkadaşlarımı tanıyordum, akşam içecektik ve ertesi gün havalimanına anca giderdik biz; ilk amacımız kültür turu olmadığından öyle Selanik'i karış karış gezmeye niyetimiz yoktu ama Atatürk'ün evini de gezmeden gidemezdik sonuçta. Yine elimizde harita Atamızın evini bulduk. Ev bu sene restore edilerek ziyaretçilere açılmış, Serdar Bilgili üstlenmiş masrafları. Açıkcası benim için hayal kırıklığı, çünkü ben bu evi içindeki eşyalar gönderilmeden gezmiştim, yani bir ev gibiyken. o zamanlar yunan bir arkadaşımız Selanik'de yaşayan arkadaşlarını da çağırmış ve biz iki türk kızı üç yunan genci ile saygı içinde eşyalara bakmıştık, gözlerim dolmuştu. ev şimdi boşaltılmış, duvarlara tarihsel bilgiler eklenmiş, her yerde bulacağınızdan.tek olumlu bulduğum şey Atatürk'ün balmumu heykeli bence. Eşyaların Türkiye'ye gönderildiğini, zaten Atatürk'e ait olmadıklarını, bir Yunan aileden kaldıklarını filan söylediler, ama ben tatmin olmadım. Evin ortasında bir makette, benim yıllar önce gezmiş olduğum eve ait bir maket vardı, keşke gerçeği de öyle kalsaydı. Bahçede Ali Rıza Efendi tarafından dikilmiş ağaca minnetle baktık ve Atamızın evinden ayrıldık.
Yol üzerinde Selanik'deki en güzel kiliselerden biri olan, Bizans zamanından kalma Agios Dimitrios kilisesini gezdik. Yine yol üzerinde Osmanlı Roma döneminden kalma Roma Forumunu, Rotunda'yı görebilme şansımız da oldu. Sonra otelimize gelip kendimizi dinlenmeye bıraktık.
Akşam nerede yemek yiyeceğimiz çok önemli idi, gelmeden önce trip advisor ve forumlar taranmıştı ve biz konumu otelimizden yürüme mesafesinde olan, oldukça da övgü aldığını okuduğumuz To Hellinikon isimli restaurantı tercih ettik. vallahi yemek yerken bir de parmaklarımızı yedik, şiddetle tavsiye olunur. ben en çok domatesli, peynirli patlıcan salatasını beğendim; yine domates ve peynirle yapılmış saganaki de müthişti. yanına elbette uzo içtik. normalde uzo ile çok aram yoktu ama mini markalı olanı oldukça beğendim,rakıdan daha kolay içildiği kesin. midelerimiz bayram ederken hesabı da istedik ve ikram likörlerimiz de geldi peşinden:) açıkcası yediğimiz yer bizim asmalı mscit kıvamında bir yerdi ve en az iki başı iki kadeh içki içildi, deli gibi de kalamarlar, karidesler gitti geldi masaya; ödediğimiz hesap bir asmalı mescit mekanında ödenenin kesinlikle altındaydı; e içki deli gibi pahalı olmayınca.
Yemek yedikten sonra, boat bar denilen, beyaz kulenin arkasından binilerek denizde size müzik çalan gemilere bindik ve yunan müzikleri eşliğinde bir saat geçirdik. tamam bazı tanıdık melodilere türkçe eşlik ettik ve dikkat çektik, ama güzeldi (biz dünyayıı çok sevdiiik, ölüm bizden uzak olsun...)
Sonra Nikis caddesinde, denize bakan birkaç bara öylesine girip çıktık ve yorucu bir günü kapatarak otele döndük. Selanik'in gece hayatının güzel olduğu her halinden beli, sokaklarda masalar, herkes eğleniyor, denize nazır kazık yemeden içki içmek, bence çook güzel. Acaba bu şehir bizde kalsa, bu kadar güzel olur muydu diye düşünmedim değil, kesin masaları kaldırırdık, ruhsat probleminden bu kadar mekan da olmayabilirdi; ama yine de bizim şehrimiz olmamasına hayıflandım tekrardan.
Ertesi gün Goodys' de yemek yedik. Goody's Yunanistan'da Mc Donalds'dan daha çok iş yapan bir fast food zinciri.
Selanik'le ilgili canımı sıkan detaylar da vardı tabii bir önceki görüşüme göre değişen. Mesela yol başı olan büfelerin çoğu kapanmıştı, kapalı dükkan sayısı da çoktu. şehirde ekonomik krizin etkileri hissediliyor yani. İzmir'e benziyor ama İzmir daha zengin görünüyor gözlerimize.
Özetle, Selanik sahili ve sahili dik kesen sokakların cıvıltısı, meraklılarına müzeleri ve tarihi eserleri, muhteşem tatları yakalayabileceğiniz tavernaları ile özellikle bir haftasonu kaçışı için ideal. pasaportunda vizesi olanlar ve otobüs yolculuğundan gocunmayanlar için ekonomik bir haftasonu tatili olabilir bence.
Yıllar sonra yeniden gezmek ve unuttuklarımı hatırlamak ve de yeni hatıralar yaratmış olmaktan çok mutluydum :)
14 Eylül 2015 Pazartesi
Yeni bir hayat :)
İş yoğunluğum hiçbir zaman eskisi kadar yazmama izin vermedi. Bilgşsayarımdaki çerez problemini bile halledip düzgün bir şekilde post oluşturamıyorum.
Gittiğim yerlerin haritaları, notları dosyaların içinde; belki bir gün yazarım diye.
İşte hep yazarım deyip deyip ertelediğim, hayatın beni kovaladığı bu dönemde hayatımda hiiç ertelenemeyecek bir gelişme oldu.
Eh tahmini zor değil: Bir bebek bekliyorum:) ilk afallamaları üzerimden atıp duruma alışmam vakit aldı, kalp atışlarını duyduğum anda hissettim ki, hayat artık eskisi gibi olmayacak:) Evet ultrason verilerine göre an itibari ile 12 haftalık hamileyim.
Elbette benim bu hikayem de biraz ilginç;)
Mental olarak hazır olmasam da uzun sayılabilecek bir zaman önce eşimle çocuk kararı aldık. Sürecin uzaması brni mental olarak bu işe hazırlarken psikolojimi yıpratmadı da değil. Bu dönemde en büyük hayali bir çocuk olan bir kadın olmadığım için kendimi şanslı görüyorum. Çünkü işin sosyal baskısı bile iğrenç. Etrafınızdaki insanların anlayışsızlığı, kaç göbek uzaktan akrabanın yatak odanıza karışmak sureti ile çocuk sorması... Gerçekten özellikle bebek sahibi olmak için yanıp tutuşan bir kadını en zayıf yerinden vurabilecek bir sosyal baskı bu. Ben hayatım çok dolu ve düşünecek çok da zaman olmadığı için iyi atlattım bu süreci. Ama kulağa küpe yapılması gereken bir nokta var: 4 yıllık evli bir çift çocuk sahibi bir çiftin çocuğu yoksa, ya gerçekten istemiyordur ya da olmuyordur; sormayın, ısrar etmeyin, bir susun Allah aşkına. Bir de bunların ileri versiyonları var ki, düşman başına efendim. Sorarlar, "kısmet" dersiniz ama kurtulamazsınız. Aaa kısmet ama sizin de bir şeyler yapmanız lazım, aa doktora gittiniz mi bıdı bıdı başlarlar. Bazılarına yok benim çocuğum olmuyor teyze de inanın yeterli gelmiyor, bu sefer de engin tecrübeler başlar. Neyse bu konuda farkında olmadan dolmuşum yahu, işte bunlar hep köy ziyaretlerim yüzünden.
Nerde kalmıştım? Süreç... Hiçbir sorun yokken durum daha da çözümsüz, biz de bunu yaşadık işte bu süreçte. Tedavi denemeleri, ilaçlar vs derken doktorum kararınızı verin ve tüp bebek yapalım dedi. Kararımızı verdik, konuyu sene sonunda tüp bebek diyerek rafa kaldırdık. Mayıs, Haziran ayını ne zamandır aklımda olan burun estetiği konusuna ayırdım, doktorumu buldum, kaporayı yatırdım, 25 Ağustos'a ameliyat gününü belirledik.
Tamamen burnuma odaklanarak geçen Temmuz ayında bayramda memleketimizde idik. Sonra kısa bir Kaş tatili girdi araya ve ben oradaki iki gece içkinin dibine vurdum. Kaş'tan asıl dinlenme tatiline başlayacağımız ve içkinin dibine vurmayı planladığımız Dalaman'daki otele giriş yaptığımız gün, aslında doğru dürüst belirti olmamasına, hatta tersi yönde veriler olmasına rağmen; elim çantamdaki teste gitti. Bu şekilde test yaptığım çoktu benim, ne olur ne olmaz hesabı. Öyle ya şimdi çiğ, pişmiş ne bulsam yiyecek, içecek ve kendimi aquapark eğlencesine verecektim :)
işte o test saniyeler sonra ikinci çizgiyi gösterdi ve ben şok. Elimden düştü resmen, aklıma kısa vadedeki tatilim ve burun ameliyatım geldi; biliyorum çok tuhaf ama toparlamam birkaç günümü aldı işte. Sonra elbette kendime geldim ve haberin keyfini çıkarmaya başladım. Hoş bu keyif çok uzun sürmedi, midem bana öyle kalleşlik etti ki haftalardır su içemiyorum su. Bebeğimizin kesesi, kalp atışı, bu hafta elleri kolları derken 12. Haftayı bitirdik. İkili testi de iyi çıktı çok şükür.
Kusmalar ve bulantılarla geçen günlerden sonra kendimi kusmadığım yegane şeye, ekmeğe verince 3.5 kiloyu almışım tabi! Amanın bundan sonra dikkat etmek lazım:) şu yavaştan azalan bulantılar bir bitse de sağlıklı bir beslenme düzenine geçebilsem.
Bu arada 12. Haftada cinsiyeti öğrenemedik. İçimde kız gibi hissettiğim bebek, ultrasonda erkek gibi geliyor bana:)
İşte hal ve durumlar böyle, bizim için yepyeni bir hayat başlıyor!!!
Gittiğim yerlerin haritaları, notları dosyaların içinde; belki bir gün yazarım diye.
İşte hep yazarım deyip deyip ertelediğim, hayatın beni kovaladığı bu dönemde hayatımda hiiç ertelenemeyecek bir gelişme oldu.
Eh tahmini zor değil: Bir bebek bekliyorum:) ilk afallamaları üzerimden atıp duruma alışmam vakit aldı, kalp atışlarını duyduğum anda hissettim ki, hayat artık eskisi gibi olmayacak:) Evet ultrason verilerine göre an itibari ile 12 haftalık hamileyim.
Elbette benim bu hikayem de biraz ilginç;)
Mental olarak hazır olmasam da uzun sayılabilecek bir zaman önce eşimle çocuk kararı aldık. Sürecin uzaması brni mental olarak bu işe hazırlarken psikolojimi yıpratmadı da değil. Bu dönemde en büyük hayali bir çocuk olan bir kadın olmadığım için kendimi şanslı görüyorum. Çünkü işin sosyal baskısı bile iğrenç. Etrafınızdaki insanların anlayışsızlığı, kaç göbek uzaktan akrabanın yatak odanıza karışmak sureti ile çocuk sorması... Gerçekten özellikle bebek sahibi olmak için yanıp tutuşan bir kadını en zayıf yerinden vurabilecek bir sosyal baskı bu. Ben hayatım çok dolu ve düşünecek çok da zaman olmadığı için iyi atlattım bu süreci. Ama kulağa küpe yapılması gereken bir nokta var: 4 yıllık evli bir çift çocuk sahibi bir çiftin çocuğu yoksa, ya gerçekten istemiyordur ya da olmuyordur; sormayın, ısrar etmeyin, bir susun Allah aşkına. Bir de bunların ileri versiyonları var ki, düşman başına efendim. Sorarlar, "kısmet" dersiniz ama kurtulamazsınız. Aaa kısmet ama sizin de bir şeyler yapmanız lazım, aa doktora gittiniz mi bıdı bıdı başlarlar. Bazılarına yok benim çocuğum olmuyor teyze de inanın yeterli gelmiyor, bu sefer de engin tecrübeler başlar. Neyse bu konuda farkında olmadan dolmuşum yahu, işte bunlar hep köy ziyaretlerim yüzünden.
Nerde kalmıştım? Süreç... Hiçbir sorun yokken durum daha da çözümsüz, biz de bunu yaşadık işte bu süreçte. Tedavi denemeleri, ilaçlar vs derken doktorum kararınızı verin ve tüp bebek yapalım dedi. Kararımızı verdik, konuyu sene sonunda tüp bebek diyerek rafa kaldırdık. Mayıs, Haziran ayını ne zamandır aklımda olan burun estetiği konusuna ayırdım, doktorumu buldum, kaporayı yatırdım, 25 Ağustos'a ameliyat gününü belirledik.
Tamamen burnuma odaklanarak geçen Temmuz ayında bayramda memleketimizde idik. Sonra kısa bir Kaş tatili girdi araya ve ben oradaki iki gece içkinin dibine vurdum. Kaş'tan asıl dinlenme tatiline başlayacağımız ve içkinin dibine vurmayı planladığımız Dalaman'daki otele giriş yaptığımız gün, aslında doğru dürüst belirti olmamasına, hatta tersi yönde veriler olmasına rağmen; elim çantamdaki teste gitti. Bu şekilde test yaptığım çoktu benim, ne olur ne olmaz hesabı. Öyle ya şimdi çiğ, pişmiş ne bulsam yiyecek, içecek ve kendimi aquapark eğlencesine verecektim :)
işte o test saniyeler sonra ikinci çizgiyi gösterdi ve ben şok. Elimden düştü resmen, aklıma kısa vadedeki tatilim ve burun ameliyatım geldi; biliyorum çok tuhaf ama toparlamam birkaç günümü aldı işte. Sonra elbette kendime geldim ve haberin keyfini çıkarmaya başladım. Hoş bu keyif çok uzun sürmedi, midem bana öyle kalleşlik etti ki haftalardır su içemiyorum su. Bebeğimizin kesesi, kalp atışı, bu hafta elleri kolları derken 12. Haftayı bitirdik. İkili testi de iyi çıktı çok şükür.
Kusmalar ve bulantılarla geçen günlerden sonra kendimi kusmadığım yegane şeye, ekmeğe verince 3.5 kiloyu almışım tabi! Amanın bundan sonra dikkat etmek lazım:) şu yavaştan azalan bulantılar bir bitse de sağlıklı bir beslenme düzenine geçebilsem.
Bu arada 12. Haftada cinsiyeti öğrenemedik. İçimde kız gibi hissettiğim bebek, ultrasonda erkek gibi geliyor bana:)
İşte hal ve durumlar böyle, bizim için yepyeni bir hayat başlıyor!!!
31 Aralık 2014 Çarşamba
yazmayı özledim, 2015 bana yazmam için enerji ve ilham ver:)
Ne çok özlemişim yazmayı...
Hayır ne çok yerler gördüm, neler yaşadım. hiçbirinin kaydı yok.
Söz uçar, yazı kalır diyenler ne haklı. fena mı olurdu şimdi, hayatımın en çok seyahat ettiğim dönemi olan 2013-2014 yıllarına ait boy boy yazılarım olsa...
neyse hadi yine yeniden deneyeyim yazmayı, bu sefer çok hevesliyim:)
ama yazmayı mı unutmuşum ne???
2014'e bakmak istedim geri dönüp, nasıl bir yıldı, istediğim gibi miydi, eğlendim mi, yaşlandım mı, yaşadık mı?
2014 için verebileceğim özet, iki kelime : HIZLI GEÇTİ...
Çünkü daha dün gibi geçen sene taşındığımız evde 2014'ü karşılayışımız. Çekmecemde "bir gün yazarım" diye tuttuğum Girit notları var (2013-Ekim), 2014'e girerken "bunları bloga geçirmeliyim" demiştim, bakıyoruz ki hala yoklar:( yani 2014 beni kovalamış, ben onu yakalayamamışım, şu an daha net anlıyorum.
2014'e kalabalık ve eğlenceli girdik girmesine ama bu ay daha ilk günlerinde zamansız bir şekilde halamın ölümü ile üzerimize karanlığı ile çöktü. yine aynı ay, arkadaş grubumuzun ortasına bomba gibi düşen bir haber bizleri geçici olarak yıprattı ama geçti gitti;) yılın gerisi fena sayılmazdı;)
Ocak 2014- Yerin adı bizde kalsın:))
Şubat 2014- Dessau (Almanya)
Mart 2014- Dubrovnik (Hırvatistan)
Mayıs 2014 - Edirne
Haziran 2014 - Girne (Kıbrıs)
Aslında tüm yıldan resimler eklemek istiyordum uçağa gitmem lazım şimdi:)
İşbu kayıt kendini, eve dönüşte yenileyecektir. Şimdi 2015'e girmek için ülke değiştiriyorum:)
Hayal ettiklerinizi hayatınıza katacağınız, süper bir yıl olsun!!
Hayır ne çok yerler gördüm, neler yaşadım. hiçbirinin kaydı yok.
Söz uçar, yazı kalır diyenler ne haklı. fena mı olurdu şimdi, hayatımın en çok seyahat ettiğim dönemi olan 2013-2014 yıllarına ait boy boy yazılarım olsa...
neyse hadi yine yeniden deneyeyim yazmayı, bu sefer çok hevesliyim:)
ama yazmayı mı unutmuşum ne???
2014'e bakmak istedim geri dönüp, nasıl bir yıldı, istediğim gibi miydi, eğlendim mi, yaşlandım mı, yaşadık mı?
2014 için verebileceğim özet, iki kelime : HIZLI GEÇTİ...
Çünkü daha dün gibi geçen sene taşındığımız evde 2014'ü karşılayışımız. Çekmecemde "bir gün yazarım" diye tuttuğum Girit notları var (2013-Ekim), 2014'e girerken "bunları bloga geçirmeliyim" demiştim, bakıyoruz ki hala yoklar:( yani 2014 beni kovalamış, ben onu yakalayamamışım, şu an daha net anlıyorum.
2014'e kalabalık ve eğlenceli girdik girmesine ama bu ay daha ilk günlerinde zamansız bir şekilde halamın ölümü ile üzerimize karanlığı ile çöktü. yine aynı ay, arkadaş grubumuzun ortasına bomba gibi düşen bir haber bizleri geçici olarak yıprattı ama geçti gitti;) yılın gerisi fena sayılmazdı;)
Ocak 2014- Yerin adı bizde kalsın:))
Şubat 2014- Dessau (Almanya)
Mart 2014- Dubrovnik (Hırvatistan)
Mayıs 2014 - Edirne
Haziran 2014 - Girne (Kıbrıs)
Aslında tüm yıldan resimler eklemek istiyordum uçağa gitmem lazım şimdi:)
İşbu kayıt kendini, eve dönüşte yenileyecektir. Şimdi 2015'e girmek için ülke değiştiriyorum:)
Hayal ettiklerinizi hayatınıza katacağınız, süper bir yıl olsun!!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

