birçok hamilenin kafasının karışık olduğu bir konu : Nasıl beslenmeliyim? bu konuda hamileler ikiye bölünmüş gibi. 1. grup "ben mutlu hamile olacağım, tadını çıkaracağım" derken, diğer grup da tam tersi sağlıklı beslenme peşinde.
yemeğe olan düşkünlüğüm ve rahatlığım sebebi ile ilk gruba dahil olurum sanmıştım, ama yanılmışım. açlık şekerimin yüksek seyretmesi, doktorumun epigenetik (anne karnında bebeğin koşullarının, annedeki genetik hastalıklarının aktarılması şeklinde yazılabilir belki) hakkında makaleleri okumam ve bu işte tek sorumluluk beslenecek kişinin kendim olmadığı gerçeği beni bundan men etti.
zaten ilk haftalar bulantılardan bulantı beğendim. yiyebildiğim şeyler patates, ekmek filan olunca 3 ayda almıştım bir 5 kiloyu. sonra da evde tadilat, dışarıdan yemek derken, kilo miktarı 20.haftada 8 olmuştu. elbette mide bulantılarının bitmesinin verdiği açlıkla ne bulduysam yemiş olabilirim.
sonra bana bir bilinç geldi. karnımdakini düşünüp sorumsuz davranamazdım. rafine şekeri oldukça azalttım, haftada 1-2 den fazla almadım. evde oturdum pekmez, kuru meyve ve yulaf ile kurabiye yaptım, ara öğünlerde sütle onlardan yedim. her gün yumurtamı, günde 4 porsiyon süt ürünü, 3 meyve (bunu 4-5 yaptım ama doktor çok kızdı), kırmızı et, baklagil, ceviz yemeye dikkat ettim. porsiyon miktarlarını doktorumun söylediği kadar küçük tutamasam da elimden geleni yaptım. havaların bozması ile yürüyüş de yapamadığımdan midemi zıplatacak ve beni uyutmayacak gıdalardan uzak durmaya çalıştım. şeker yükleme testini korku ile yaptırıp, negatif sonucu alınca bu sağlıklı beslenme planım aksadı tabi. yani bu ayı geçen ayki kadar sağlıklı kapatamayacağım sanırım. aldığım kilo miktarına hiç girmiyorum, sadece doktordan doktora tartılıyorum çünkü.
beslenmede en tehlikeli şey ise "acıkmak". sürekli acıkıyorum, çok yersem reflü oluyor, az yersem daha da sık acıkıyorum. sanki 1 saat önce yemek yiyen ben değilmişim gibi oluyor, ara öğünler de kesmiyor beni artık, açlık git gide artıyor sanki. şu ana kadar hiç aşermedim, ama açlık hissim varsa önüme o an gelen şeyi yeme eğilimim var (aile sofralarında helvalar, profiterol götürmemin sebebi budur). baktım ki olacak gibi değil, her acıkınca ceviz, peynir filan yiyorum ki şekere saldırıp çocuğun ilerde diyabet hastası olma ihtimalini arttırmayayım (bu arada tüm aile diyabet bizde, bende de eli kulağında olabilir).
idealde uymaya çalıştığım ideal beslenme planı şöyle (hayaller paris gerçekler muş tabi, ama elimden geldiğince diyelim):
Uyanınca:
1 sofra kaşığı pekmez veya kuru meyvelerden şekersiz hazırladığım 1 kaşık marmelat ( kabızlık sorunu varsa marmelat, yoksa pekmez yapıyorum). bir taraftan da işe götüreceğim yumurta kaynıyor ocakta.
Kahvaltı:
yumurta
peynir ( doktor kibrit kutusu deyince şok geçirdim, ben 2-3 katı yiyorum sanırım)
1 dilim tam tahıllı ekmek (haftada 1-2 simit oluyor)
tahin-pekmez (haftada 2-3, 1 tatlı kaşığı)
domates, salatalık, maydanoz, roka vs
3-4 zeytin
Ara:
2-3 kuru kayısı ve 3-4 ceviz ( meyveleri, yani karbonhidratları mümkğn mertebe yağlı tohumlar ve süt ürünleri ile tüketiyorum, yine şekeri dengede tutmak için) doymaz isem bir tane donane activia
Öğlen:(akşam ile değişebilir)
3-4 köfte kadar et (ya da balık)
yarım porsiyon baklagil yemeği (genelde ben piyaz yapıyorum)
1-2 kaşık bulgur pilavı (bazen diğer öğünde sebze yemeğinin içine bulgur koyuyorum)
bol yeşil salata (limonlu ki etteki demirden C vitamini desteği ile yararlanabileyim)
Ara:
1 tam tahıllık ekmek ve peynir
veya bir meyve ve bir bardak süt / yoğurt
bu öğünde genelde 5-10 fındık/badem de ekstradan yiyorum
Akşam: (öğlen ile değişebilir)
zeytinyağlı sebze yemeği
yeşil salata, bol limonlu
1-2 kaşık bulgur pilavı (veya 1 tam tahıllı ekmek)
Gece yatmadan 2 saat önce : çok şekerli olmayan bir meyve (mevsimden dolayı nar, kivi, ananas filan olabiliyor) ve 1 bardak ılık tarçınlı süt
Bu menüye standart bir günde uymak kolay. çünkü öğle yemeğimi evden götürüyorum, zeytinyağlılarımda pirinç yerine bulgur, kinoa oluyor, ve yağ miktarı/türü benim elimde. ama dışarıdan yediğimde az da yesem midem ağrıyor, reflü azıyor (yağdan dolayı). bir de karbonhidrat kaçamağım çok oluyor dışarıda, kalabalık arkadaş ortamında veya hafta sonu kahvaltılarında.
bunun dışında hafta içi atıştırmalarım için bazen yulaf, kuru meyve, bal ve pekmez ile hazırladığım kurabiye eşlik ediyor bana. eğer kahve içeceksem sıcak sütün içine birkaç damla filtre kahveyi tercih ediyorum. haftada 2-3 türk kahvesi keyfim var ama. zaten istesem de reflü çayı kahveyi eskisi kadar tüketmeme izin vermiyor.
bu dönemde yemeklerime de yeni bir soluk geldi. ne bileyim balkabağı filan pişirdim, kinoadan kısır tarzı şeyler ürettim, mücveri tam buğday unu ile fırınsa pişirdim filan. ama yine de rafine şekerim tadını bilen bünye arada arıyor, mesela hafta sonu starbucksta koca bir havuçlu keki götürdüğüm doğrudur :) ya da kayınvalidemin yaptığı sıcacık böreğe gömüldüğüm de. işte böyle durumlarda ne yediğimi bilmeye çalışıyoum, bu bir karbonhidrat diyorum, ani şeker yükselmesini engellemek için yanında ayran, süt vs içiyorum ve mesela akşam yemeğindeki pilav/ekmek den yemiyorum artık.
sanırım başından beri bu düzenle gitseydim hem şekerim çok düzenli gidecekti, hem kızımı daha sağlıklı besleyecektim, hem de ben gereksiz kilo almış olmayacaktım. ama oldu bir kere, geriye bakmaya gerek yok.
öyle ki bu beslenme düzeni ile 20-24 hafta arası ben hiç kilo almadan Alisa'nın iki katı ağırlığa erişmesini başardım. bu ay o kadar iradeli gitmiyorum ama yine de kontrol hala bende.
benim hamilelikte beslenmeye bakışım kesinlikle "hamileyim ne istersem yiyeyim" değil. o bebekten ben sorumluyum ve elden geldiğince bir sürü katkı maddesi içeren basit abur cuburlardan (bisküvi, kek vs) ve de bebeğe o halde hiçbir faydası olmayan basit şekerden kaçınmam gerektiğini düşünüyorum. hem kızımın ilerde metabolik hastalıklara meyilli doğmaması hem de kendimin bundan sonra hayatına sağlıklı ve fit bir anne olarak devam edebilmesi için.
21 Aralık 2015 Pazartesi
7 Aralık 2015 Pazartesi
hayat değişiyor mu? evet sanırım değişiyor :)
hamileliğin balayı dedikleri haftaları hızla tüketmekle meşgulüm bu aralar. mide bulantısı yok, rahatsızlık seviyesinde reflü yok, enerjim yerinde, eh pek hasta da olmuyorum gibi (son kan sayımında lenfositler düşük çıktı gerçi, herhangi bir virüs, bakteri çok kolay hasta edebilir beni ama üzerinden durmuyorum:)) tamam biraz da bel ağrıları başladı ama genelde ısrarla ayakta durduğum zaman oluyor.
evde çok istediğim tadilatı yaptırdım. yepyeni bir mutfağım, banyom ve misafir tuvaletim oldu. bir taraftan da yatılı bakıcıya hazırlık çalışmaları diyelim. he ev mi? yok benim hala evim yok. ben kirada oturduğu evi de benimseyip, "otururum ben burda yaa" diye masraf yapabilen, büyüklerimizin "cık cık cık, kiralık eve masraf mı yapılır, hatta kira mı ödenir, kira ödeyeceğine kredi öde" diye bilip bilmeden attığı akılsız genç kuşaktanım ;)
Alisa ile 24 haftayı devirdik. kendisi ile sadece Kasım ayında iki yurtdışına seyahat ettik. yani iş güç tam gaz devam. he ağustos ayında o kız kıza tatil diye kendisini Sakız'a götürmüşlüğüm de var tabi. Gerçi artık annesinin gezgeçliğinden sıkılmış olacak ki, biraz fazla yürüyünce şikayetlenmeye başladı karnımın içinde, ille biraz otur diyor yani :)
Detaylı ultrason işini de hayırlısı ile atlattım. valla kimse perinatologlara verilen paradan şikayet etmesin. tıp bilimine saygım arttı yeniden, bebeğin kalbinin odacıklarında gezinen temiz kan kirli kana kadar görebildik. Çok şükür gözlemlenebilen bir sıkıntı yok. Doktorumun yönlendirmesi ile Şişli Mariott binasındaki Recep Has'ın muayanesine gittim. Oldukça ciddi bir adam, yani ultrasonda bebeği görür görmez "ayyy çok tatlı, canımm, ay şimdi uyuyor mu, ay babasına mı benziyor" diye başlayanlardansanız, adam size pek ciddi gelebilir (burda iğneleme yoktur, sonuçta evlat bu, ilk tepki bu olabilir, herkes benim gibi olacak diye bir şey yok, ben nedense ekranda yazanlara, ölçülere vs takılıyorum ve her şeyin yolunda olduğunu anlayınca sevgi faslına geçebiliyorum). Muayanesi beni ciddi tatmin etti. o muayanesini yaparken ve asistanına notlarını aldırırken susup en son "sormak istediğiniz bir şey var mı" dendiği an sorularınızı sıralarsanız hepsini dikkatle cevaplıyor.
Tüm bunları atlattık ama benim için asıl "challenge" 4 Aralık günü Ebru Saraç randevusu idi. yani kadın doğum doktorum :) ilk 20 haftada 7 ayda almam gereken miktarda kilo aldığım için çok kızmıştı. napıyım ilk aylar bulantıdan dolayı somon somon ekmek (aç kalmam yani kalamam), sonra da tadilat yüzünden hep dışardan söylenince böyle oldu. tamam mide bulantılarının geçmesi ile birlikte kendimi çikolata bisküviye de vermiş olabilirdim ama geçici bir durumdu. 20. hafta kontrolünde diyabet yatkınlığım, aile hikayem ve Ebru hanımın "kızının diyabet, obez olma ihtimalini arttırırsın, bu konuda makaleler var epigenetik üzerine, aç oku" uyarısı ile kendime geldim. ne de olsa işi gereği sürekli tıbbi literatür okuyan biriyim, doktor beni doğru yerden yakaladı. işte o muayaneden kulağıma küpe bu hikayeler, günde tüketmem gereken 4 porsiyon süt ürünü, baklagil, ceviz, ekmek, et, meyve miktarları ile çıkmıştım. sonrasında yeni mutfağımın da etkisi ile başladım sağlıklı beslenmeye. hayatımın hiçbir döneminde bu kadar sağlıklı beslenmemiş olabilirim. yoğurt, süt, kırmızı et, baklagil, ceviz, badem, pekmez, tahin, meyveyi mutlaka proteinle tüketmece, litre litre su tüketimi derken 1 ayı tamamladım. şekerli ve hamurlu gıdalardan uzak dur demişti. ama 3-4 tatlı kaçamağım ve bir mantı vukuatım oldu 24-28 hafta arasında (ay hamileyim ben ya diye isyan edesim var ama Ebru hanımın buna cevabı "hamilelik bir kadının en özenmesi, dikkat etmesi gereken ay, başka bir candan da sorumlusun" olur). he bir de kural olarak koyduğu 3 porsiyon meyveyi geçmeme kısmı çok zordu. evet ben akşamları çeşit çeşit meyvelerden meyve salatası yapan bir insandım, ne demek bir mandaline ya da bir yarım muz 1 porsiyon :) daha fazla uzatmadan özet geçeyim, 4 Aralık'da tırsa tırsa Ebru hanımın odasındaki tartıya çıktım ve o da ne gram almamıştım gram. Ebru hanım sevinçli ama bende bir panik, "ay her şeyi yedim, süt yoğurt kefir ceviz et balık; nasıl olur, bebek de mi kilo almadı yani" modundaydım ki, kadın kendinden emin "büyümüştür o" dedi. gerçekten de Alisa 300 gramdan 700 grama çıkmış. matematiksel olarak ben bu durumda kilo bile vermiş oluyorum ki bu iş bu menü ile nasıl oldu, hiç anlam veremedim. neyse doktorum mutlu, ben mutlu çıktım Fulya Teras'dan :)
ertesi gün yani Cumartesi günü ise annemi diyabet hastanesine götürmüştüm. kendim de aç gittim ki şeker yüklememi yaptırayım, sonuçta şeker konusunda içi çok rahat olmayan bir hamile için doğru adresti burası. yüklemeyi yaptrdım, gebelik şekerim yokmuş:) doktor açlık şekerimin yüksek seyretmesinin genetik olabileceğini, bebeğimi korumak için mümkün mertebe basit şekerden uzak durmamı önerdi (Perinatologdan sonra endrokronolog da aynı yorumu yapınca, bizim Ebru hocanın eli kolu uzun diye düşündüm, ya da gerçek her yerde gerçekti :)).
ben yine de kilo almayışımın ve şeker yüklemesini atlatmış olmamın şerefine, haftasonu şekerli bir sahlep, kazandibi, çikolatalı muffin ve kahvaltıda bal kaymak götürdüm. hafta sonunun günahı olmaz bence :)
hamileliğin sağlık dışındaki işlerine gelince, daha yavruya Chakra'da indirime giren havlu dışında bir çöp bile almadım. ama çekirdek arkadaş grubunda son doğum yapacaklardan biri olarak yakınlarımdan bayağı bir nevale topladım. bebek arabasını da Emre'nin ablasından alacağız. Açıkcası bu tarz "geçici demirbaş"ları eğer mümkünse almama taraftarıyım. içme sinecek şekilde tedarik olmayıp aldıklarımı ise yine can ciğer dostlarımın çocukları kulansın isterim. tüketim, tüketim, tüketim üzerine kurulu bu düzene az da olsa baş kaldırmak gerekli bence. zaten bebek öyle bir şey ki (yaşamadım ama eminim), insan onun için tüketmekten, seçmekten hiç nefes alınmıyor bence, azaltmakta ve halen kullanılabilir eşyaları çöp yapmamakta fayda var diye düşünüyorum.
tüketmek dedim de bir post da hamilelik kıyafeti üzerine yazayım bak. onları çalışan kadın olarak genelde almak gerekiyor çünkü, elbette onda da dikkat edilerek ve doğru seçimlerle şık bir hamile olmanın yolları var.
havalar da soğumasa iyiydi di mi ? :)
evde çok istediğim tadilatı yaptırdım. yepyeni bir mutfağım, banyom ve misafir tuvaletim oldu. bir taraftan da yatılı bakıcıya hazırlık çalışmaları diyelim. he ev mi? yok benim hala evim yok. ben kirada oturduğu evi de benimseyip, "otururum ben burda yaa" diye masraf yapabilen, büyüklerimizin "cık cık cık, kiralık eve masraf mı yapılır, hatta kira mı ödenir, kira ödeyeceğine kredi öde" diye bilip bilmeden attığı akılsız genç kuşaktanım ;)
Alisa ile 24 haftayı devirdik. kendisi ile sadece Kasım ayında iki yurtdışına seyahat ettik. yani iş güç tam gaz devam. he ağustos ayında o kız kıza tatil diye kendisini Sakız'a götürmüşlüğüm de var tabi. Gerçi artık annesinin gezgeçliğinden sıkılmış olacak ki, biraz fazla yürüyünce şikayetlenmeye başladı karnımın içinde, ille biraz otur diyor yani :)
Detaylı ultrason işini de hayırlısı ile atlattım. valla kimse perinatologlara verilen paradan şikayet etmesin. tıp bilimine saygım arttı yeniden, bebeğin kalbinin odacıklarında gezinen temiz kan kirli kana kadar görebildik. Çok şükür gözlemlenebilen bir sıkıntı yok. Doktorumun yönlendirmesi ile Şişli Mariott binasındaki Recep Has'ın muayanesine gittim. Oldukça ciddi bir adam, yani ultrasonda bebeği görür görmez "ayyy çok tatlı, canımm, ay şimdi uyuyor mu, ay babasına mı benziyor" diye başlayanlardansanız, adam size pek ciddi gelebilir (burda iğneleme yoktur, sonuçta evlat bu, ilk tepki bu olabilir, herkes benim gibi olacak diye bir şey yok, ben nedense ekranda yazanlara, ölçülere vs takılıyorum ve her şeyin yolunda olduğunu anlayınca sevgi faslına geçebiliyorum). Muayanesi beni ciddi tatmin etti. o muayanesini yaparken ve asistanına notlarını aldırırken susup en son "sormak istediğiniz bir şey var mı" dendiği an sorularınızı sıralarsanız hepsini dikkatle cevaplıyor.
Tüm bunları atlattık ama benim için asıl "challenge" 4 Aralık günü Ebru Saraç randevusu idi. yani kadın doğum doktorum :) ilk 20 haftada 7 ayda almam gereken miktarda kilo aldığım için çok kızmıştı. napıyım ilk aylar bulantıdan dolayı somon somon ekmek (aç kalmam yani kalamam), sonra da tadilat yüzünden hep dışardan söylenince böyle oldu. tamam mide bulantılarının geçmesi ile birlikte kendimi çikolata bisküviye de vermiş olabilirdim ama geçici bir durumdu. 20. hafta kontrolünde diyabet yatkınlığım, aile hikayem ve Ebru hanımın "kızının diyabet, obez olma ihtimalini arttırırsın, bu konuda makaleler var epigenetik üzerine, aç oku" uyarısı ile kendime geldim. ne de olsa işi gereği sürekli tıbbi literatür okuyan biriyim, doktor beni doğru yerden yakaladı. işte o muayaneden kulağıma küpe bu hikayeler, günde tüketmem gereken 4 porsiyon süt ürünü, baklagil, ceviz, ekmek, et, meyve miktarları ile çıkmıştım. sonrasında yeni mutfağımın da etkisi ile başladım sağlıklı beslenmeye. hayatımın hiçbir döneminde bu kadar sağlıklı beslenmemiş olabilirim. yoğurt, süt, kırmızı et, baklagil, ceviz, badem, pekmez, tahin, meyveyi mutlaka proteinle tüketmece, litre litre su tüketimi derken 1 ayı tamamladım. şekerli ve hamurlu gıdalardan uzak dur demişti. ama 3-4 tatlı kaçamağım ve bir mantı vukuatım oldu 24-28 hafta arasında (ay hamileyim ben ya diye isyan edesim var ama Ebru hanımın buna cevabı "hamilelik bir kadının en özenmesi, dikkat etmesi gereken ay, başka bir candan da sorumlusun" olur). he bir de kural olarak koyduğu 3 porsiyon meyveyi geçmeme kısmı çok zordu. evet ben akşamları çeşit çeşit meyvelerden meyve salatası yapan bir insandım, ne demek bir mandaline ya da bir yarım muz 1 porsiyon :) daha fazla uzatmadan özet geçeyim, 4 Aralık'da tırsa tırsa Ebru hanımın odasındaki tartıya çıktım ve o da ne gram almamıştım gram. Ebru hanım sevinçli ama bende bir panik, "ay her şeyi yedim, süt yoğurt kefir ceviz et balık; nasıl olur, bebek de mi kilo almadı yani" modundaydım ki, kadın kendinden emin "büyümüştür o" dedi. gerçekten de Alisa 300 gramdan 700 grama çıkmış. matematiksel olarak ben bu durumda kilo bile vermiş oluyorum ki bu iş bu menü ile nasıl oldu, hiç anlam veremedim. neyse doktorum mutlu, ben mutlu çıktım Fulya Teras'dan :)
ertesi gün yani Cumartesi günü ise annemi diyabet hastanesine götürmüştüm. kendim de aç gittim ki şeker yüklememi yaptırayım, sonuçta şeker konusunda içi çok rahat olmayan bir hamile için doğru adresti burası. yüklemeyi yaptrdım, gebelik şekerim yokmuş:) doktor açlık şekerimin yüksek seyretmesinin genetik olabileceğini, bebeğimi korumak için mümkün mertebe basit şekerden uzak durmamı önerdi (Perinatologdan sonra endrokronolog da aynı yorumu yapınca, bizim Ebru hocanın eli kolu uzun diye düşündüm, ya da gerçek her yerde gerçekti :)).
ben yine de kilo almayışımın ve şeker yüklemesini atlatmış olmamın şerefine, haftasonu şekerli bir sahlep, kazandibi, çikolatalı muffin ve kahvaltıda bal kaymak götürdüm. hafta sonunun günahı olmaz bence :)
hamileliğin sağlık dışındaki işlerine gelince, daha yavruya Chakra'da indirime giren havlu dışında bir çöp bile almadım. ama çekirdek arkadaş grubunda son doğum yapacaklardan biri olarak yakınlarımdan bayağı bir nevale topladım. bebek arabasını da Emre'nin ablasından alacağız. Açıkcası bu tarz "geçici demirbaş"ları eğer mümkünse almama taraftarıyım. içme sinecek şekilde tedarik olmayıp aldıklarımı ise yine can ciğer dostlarımın çocukları kulansın isterim. tüketim, tüketim, tüketim üzerine kurulu bu düzene az da olsa baş kaldırmak gerekli bence. zaten bebek öyle bir şey ki (yaşamadım ama eminim), insan onun için tüketmekten, seçmekten hiç nefes alınmıyor bence, azaltmakta ve halen kullanılabilir eşyaları çöp yapmamakta fayda var diye düşünüyorum.
tüketmek dedim de bir post da hamilelik kıyafeti üzerine yazayım bak. onları çalışan kadın olarak genelde almak gerekiyor çünkü, elbette onda da dikkat edilerek ve doğru seçimlerle şık bir hamile olmanın yolları var.
havalar da soğumasa iyiydi di mi ? :)
20 Ekim 2015 Salı
It's a girl, Alisa :)
Hamilelik döneminde 18. haftanın içinde olduğum şu günlerde sanırsam nihayet huzura eriyorum.
7. hafta gibi başlayan bulantılar, 16. hafta bitene kadar bazen feci bazen hafif devam etti. hiç bitmeyeceğini düşünmeye başlamıştım. etraftan duyduklarımla he 12 haftada bitecek, he 15 de bitecek diye hep boşa bekledim. hatta bazen bitti sanıp bir et ürününü mideye indirdiğim ve yarım saat içinde içimin dışıma çıktığı zamanlar oldu :(
Doktorum 12. hafta kontolünde bir sonraki kontrolde (yani 16. hafta) bulantısız ve enerjik gelecksin demişti. Ben 16. haftanın dolmasına 1-2 gün kala, doktora "hani geçiyordu, nerde, hala aynı" isyanlarına hazırlandığım sırada, kontrole gideceğim günün sabahında bulantı olmadığını hissettim. ama kanmadım buna tabi, güne bulantısız başlayıp öğleden sonramın zindan olduğu çok gün geçirmiştim. akşam iş çıkışı araba kullanırken "Allah allah bulanmıyor valla" dediğimi hatırlıyorum kendi kendime.
neyse özetle kadının karşısına çıktığımda bulantı filan yoktu, tüm isyanlar içimde kaldı. ancak kendimi iyi hissetmiyordum, hala halsizdim ki bunu da ertesi gün başlayan ve 1 hafta yakamı bırakmayan grip virüsüne bağladım sonradan. arkadaş anladım ki hamile iken hasta olunca yapacak pek bir şey yok, hele de yoğun tempoda çalışıyorsan, yani elindeki tek çözüm olan "dinlenme" de uygulama dışı ise. hafta sonuna da düğün, annenin doktor muıayanesi vs patlayınca, bir hafta süründüm işte. kendimi bana bakın diye Selin'in ve Umut'un evine attığım günler oldu. gerçekten sefildim sefil. neme lazım ben bu havada bota, atkıya vs geçiş yaptım arkadaş, anladım ki hasta olunca ilaçsız iyileşemiyorsun, iyisi mi hasta olmayacaksın. artık elimi günde 15 kez filan yıkayıp, pürellenip, sürekli c vitamini ile, ıhlamur bardağı ile geziniyorum; önümüz kış ve ı-ıh hasta neyim olmamam lazım. 10 yıldır ekmeğini yediğim ilaç sektörünü bu konuda kınayacağım ama onlar ne yapsın, hamileler üzerinde klinik çalışma doğal olarak yasak, ancak gerçek yaşam verisi ile kullanılabilen ilaçlar var işte.
Konu dağıldı, ne diyordum: 16. hafta kontrolü. hiçbir sorun çıkmayan ikili test ardından, 16. haftada 4lü test için kan verdim (çok şükür bunda da bir şey çıkmadı). ve nihayet bizimkisi cinsiyetini de belli etti. artık Allah gönlüme göre mi verdi, ben telapati yöntemi ile mi yaptım bilmiyorum ama bebeğim bir kızmış :) ikinci çocuk için hem yaş hem çalışma şartları hem de benim bünye pek uygun olmadığından (hayat bu belli olmaz tabii) kız olmasını çok istemiştim. elbette insanın neyi varsa o bence iyidir, hoştur ve doktor erkek dese içimde en ufak bir burukluk olmazdı, orası çok ayrı.
Evet her şey yolunda giderse Mart ayında aramıza bir kız katılacak ve hiçbir şey eskisi gibi olmayacak. ve ben eminim ki, anaç bir karakterim olmasa da, özgürlüğüne ve iş yaşamına düşkün bir kadın olarak onu çok ama çok seveceğim ve hayatımın değişmesi umrumda bile olmayacak. Yeter ki sağlık ve sıhhatle doğsun, o günleri görelim.
Komşu topraklarda bir Selanik-Girit turu (Kısım 1- Selanik)
2013 yılı Ekim ayında hazırlanıp, yayınlanmamış bir post imiş bu. o kadar taslak hazırlamışım, bari yayınlayayım olduğu kadarı ile dedim.
Yıllar geçmiş yazmayalı, ki bu yıllarda pek çoğu iş için olsa da epeyce yer gezdim ben.
İş için olmayan bir gezim de Selanik-Girit gezisi idi. İşbu yazı bu gezinin Selanik tarafını içeriyor.
2013 yılı Kurban bayramında nereye gitsek, ne yapsak diye düşünmeye Ağustos ayında başladık. Uzakdoğu'dan Amerika'ya oldukça geniş bir yelpazedeydi alternatiflerimiz, ama düşünülmesi gereken oldukça faktör de vardı. bir kere bütçemizi yaralamamalıydı, hepimiz çok yorulduğumuzdan dinlenmeye de izin veren bir tatil olmalıydı ve mümkünse ılıman iklim olmalıydı, zaten kış kapıdayken geçen sene kurban bayramında yaptığımız gibi donmaya gerek yoktu :)
Amerika'ya bir denetim için gitmiştim Ağustos ayında, müfettiş sağ olsun Japonya ve İrlanda deneyimlerim gibi yormadı beni, hem maillerimi kontrol etmeye hem de arada bizim bayram seyahati için araştırma yapmaya vaktim vardı.
Nasıl başladık araştırmaya. Efendim aldım haritayı önüme, olabildiğince güneye inelim diye düşündük. Uzakdoğu, Güney Amerika, Akabe filan uçak parası sebebi ile elendi. Kıbrıs'ı detaylı düşündük, ama bayram sebebi ile uçaklar da oteller de el yakıyordu vallahi.
En son Belek'de beş yıldızlı bir otelde yatsak mı planları yaparken, gözüm Akdeniz'in büyük adası Girit'e çarptı. Yıllar önce (2005) Atina'da geçirdiğim yaz döneminde, kalabalık bir grup gitmişti Girit'e hafta sonu için, ben dahil olmamıştım ama içimde kalmıştı vallahi. E ne zamandır bir Yunan adası mı yapsak fikri de hep aklımda, e oldukça güneyde bu ada yani Antalya'dan daha sıcak olmalı diyor coğrafi bilgilerimiz. neyse bir araştırdım ki, oteller düşük sezon sebebi ile ucuz görünüyor, e Yunanistan'da bayram tatili yok gibi. Uçak biletleri biraz zorlayacak gibi, ya Atina'dan ya da Selanik'den aktarma yapmak lazım. Hmm bu adanın iki merkezi var gibi, bir tanesi Heraklion, diğeri de daha yazlık olan Hanya. Selanik'den Ryanair ile 60 TL'ye uçuş varmış da, Selanik'e uçmak pahalı derken... kafamda ampul yandı, ben bırak Selanik yolunu, Atina yolunu iki kere otobüsle gidip dönmüş insandım, Selanik dediğin yer İstanbul'dan 8-9 saatti, tamam çok keyifli bir otobüs yolculuğu değil ama 80 TL'ye Selanik'e atıyordu bizi işte. Grupla da paylaşınca (toplam 10 kişi), herkes olumlu baktı, olumsuz bakanlar da eşlerini dinlemek durumunda kaldı ve ben Amerika'dan gelir gelmez, uçak biletlerimiz alındı, otobüs biletlerimiz ayrıltıldı ve otel rezervasyonlarımız yapıldı. Grupta vize alması gerekenlerin evrakları da büyük bir hızla halloluverdi valla. planımıza göre önce Selanik yapacaktık, burda 1 gece kalıp ertesi gün Girit'in Hanya şehrine uçacaktık. Girit'de tatil bölgeleri Hanya tarafına yakın, Heraklion baş şehir olmasına rağmen.
11 Ekim Cuma akşamı herkes işyerinden Forum İstanbul'a geldi ve otogara giderek turumuzu başlattık. Benim hep söylediğim bir şey vardır, yola çıktığın an tatil başlar, bu yüzden yolda geçen zamanı hiçbir zaman kayıp saymam, o yol da tatile dahildir benim gözümde. Alpar turizm ile çıktık yola. aslında biletlerle ilgili hem gidişte hem dönüşte sıkıntı yaşadık, metro turizme güvenmeyip derin araştırmalarımla Alpar'dan bilet aldığıma üzüldüm epeyce, ama buraya bu tatsız kısımların detayları yazmıyorum artık. Bu arada İstanbul-Selanik arası gidip gelen Dostluk Trenini kaldıranlara da güzel laflar hazırladım ama o da ayrı bir yazı konusu olur.
Gece yarısını geçerken sınırı geçtik ve ben 5. kez yarısı kırmızı beyaz yarısı mavi beyaz boyanmış Meriç ırmağı üzerindeki köprüye baktım yine. sonra iskeçe, gümülcine, dedeağaç derken, Kavala'yı da geride bırakıp sabah 7 gibi ulaştık Selanik'e. şöyle bir baktım, tren istasyonunda her şey aynı, Yunanistan'ın fast food zinciri Goody's, Yaseminle tren beklerken adının "Peynirli" olduğunu okuyup, ısırığımız domuz sosisine gelince elimizden attığımız sandviçi yaşadığımız kafe, ve de şehride 8 yıldır bir gram ilerleyememiş metro inşaatı.
Tren istasyonunda bir şeyler yedikten sonra,istasyonun bir kapısının açıldığı Egnetia caddesinin ilerisinde bulunan otelimize yöneldik. Tam tahmin ettiğimiz gibi otel check in yapmadı o saatte ama bagajları attık üzerimizden. sonra İzmir'deki kordonun adeta bir kopyasını oluşturan deniz kenarına indik yine yürüyerek. Beyaz Kule sisler altında saklanıyordu. Bu kule şehrin simgesi sayılıyor, Osmanlı döneminde (Kanuni Sultan Süleyman zamanı) inşaa edilmiş.Bazı söylentilere göre mimar sinan tarafından yapılmış ama bu bilgiye her yerde rastlamamak doğruluğuna gölge düşürüyor. Osmanlılarda savunma amaçlı yapılan kule, bir dönem hapishane olarak da kullanılmış. Balkan savaşı sonrasında Selanik Yunanlıların eline geçtiğinde, kuleyi vaftiz etmek amacı ile beyaza boyamışlar ve beyaz kule demişler adına. Kule şu anda beyaz filan değil, boyası akmış ve orijinal renginde. neyse ki Osmanlı'dan kalan bir çok şeyin başına gelen bunun başına gelmemiş de, yapı hala ayakta ve günümüzde müze olan bu yapıyı 3 € vererek gezebiliyorsunuz.
Kulenin önünde geçirdiğimiz yarım saatten sonra (içinde gerçekten birşey yok, ben yıllar önce gezmiştim ) kuleyi karşıdan gören bir kafeye attık kendimizi; sisler içindeki kuleyi ben ilk gençlik yıllarımda yaptığım gibi frappe içerek izledim, bu frappe dedilen zımpırtıyı üzgünüm ama sadece Yunanlılar becerebiliyor yapmayı. grupta ucuz olmasını fırsat bilip breezer (düşük alkollü romlu ve meyveli içki; bizde yassah gençliği alkole özendirdiği için) ile güne başlayanlar da oldu:)
Soluklanmamızın ardından göreceğimiz iki tane müze vardı. Bir tanesi Selanik Arkeoloji Müzesi, Diğeri de Bizans Kültür Müzesi. Birbirine oldukça yakın bu iki müzeye, kulenin hemen karşısındaki kıyıya paralel yolu izleyerek elimizde haritamız ulaştık ve kombine bilet alarak iki müzeyi de gezdik. Yunanistan'da arkeoloji müzesi gezmek ayrı bir keyif bence, o yüzden müzeler oldukça güzeldi ama elbette Atina'da bulunan arkeoloji müzesinin yanına yaklaşamaz bile.
Yorucu müze gezisinin ardından, artık gecenin yolda geçmesinden dolayı gözler de kapanmaya yüz tutmuşken, kendimizi sahildeki restaurantlardan birine attık ve birbirinden leziz Selanik yemekleri ile burda karşılaşmış olduk. ortada yunan salatamız (çoban salatasının büyük kıyılmışı aslında...), caciki, patlıcan salatamız güzeel bir yemek yedik. Üzerine de artık geleneksellemiş olan ikram geldi, uzo ;)
Son bir enerjimizi toplayıp, Atatürk'ün evini gezmeyi ertesi güne bırakmamaya karar verdik. aslında grupta otele gidip dinlenelim, yarın sabah gezeriz sesleri yükseldi ama ben arkadaşlarımı tanıyordum, akşam içecektik ve ertesi gün havalimanına anca giderdik biz; ilk amacımız kültür turu olmadığından öyle Selanik'i karış karış gezmeye niyetimiz yoktu ama Atatürk'ün evini de gezmeden gidemezdik sonuçta. Yine elimizde harita Atamızın evini bulduk. Ev bu sene restore edilerek ziyaretçilere açılmış, Serdar Bilgili üstlenmiş masrafları. Açıkcası benim için hayal kırıklığı, çünkü ben bu evi içindeki eşyalar gönderilmeden gezmiştim, yani bir ev gibiyken. o zamanlar yunan bir arkadaşımız Selanik'de yaşayan arkadaşlarını da çağırmış ve biz iki türk kızı üç yunan genci ile saygı içinde eşyalara bakmıştık, gözlerim dolmuştu. ev şimdi boşaltılmış, duvarlara tarihsel bilgiler eklenmiş, her yerde bulacağınızdan.tek olumlu bulduğum şey Atatürk'ün balmumu heykeli bence. Eşyaların Türkiye'ye gönderildiğini, zaten Atatürk'e ait olmadıklarını, bir Yunan aileden kaldıklarını filan söylediler, ama ben tatmin olmadım. Evin ortasında bir makette, benim yıllar önce gezmiş olduğum eve ait bir maket vardı, keşke gerçeği de öyle kalsaydı. Bahçede Ali Rıza Efendi tarafından dikilmiş ağaca minnetle baktık ve Atamızın evinden ayrıldık.
Yol üzerinde Selanik'deki en güzel kiliselerden biri olan, Bizans zamanından kalma Agios Dimitrios kilisesini gezdik. Yine yol üzerinde Osmanlı Roma döneminden kalma Roma Forumunu, Rotunda'yı görebilme şansımız da oldu. Sonra otelimize gelip kendimizi dinlenmeye bıraktık.
Akşam nerede yemek yiyeceğimiz çok önemli idi, gelmeden önce trip advisor ve forumlar taranmıştı ve biz konumu otelimizden yürüme mesafesinde olan, oldukça da övgü aldığını okuduğumuz To Hellinikon isimli restaurantı tercih ettik. vallahi yemek yerken bir de parmaklarımızı yedik, şiddetle tavsiye olunur. ben en çok domatesli, peynirli patlıcan salatasını beğendim; yine domates ve peynirle yapılmış saganaki de müthişti. yanına elbette uzo içtik. normalde uzo ile çok aram yoktu ama mini markalı olanı oldukça beğendim,rakıdan daha kolay içildiği kesin. midelerimiz bayram ederken hesabı da istedik ve ikram likörlerimiz de geldi peşinden:) açıkcası yediğimiz yer bizim asmalı mscit kıvamında bir yerdi ve en az iki başı iki kadeh içki içildi, deli gibi de kalamarlar, karidesler gitti geldi masaya; ödediğimiz hesap bir asmalı mescit mekanında ödenenin kesinlikle altındaydı; e içki deli gibi pahalı olmayınca.
Yemek yedikten sonra, boat bar denilen, beyaz kulenin arkasından binilerek denizde size müzik çalan gemilere bindik ve yunan müzikleri eşliğinde bir saat geçirdik. tamam bazı tanıdık melodilere türkçe eşlik ettik ve dikkat çektik, ama güzeldi (biz dünyayıı çok sevdiiik, ölüm bizden uzak olsun...)
Sonra Nikis caddesinde, denize bakan birkaç bara öylesine girip çıktık ve yorucu bir günü kapatarak otele döndük. Selanik'in gece hayatının güzel olduğu her halinden beli, sokaklarda masalar, herkes eğleniyor, denize nazır kazık yemeden içki içmek, bence çook güzel. Acaba bu şehir bizde kalsa, bu kadar güzel olur muydu diye düşünmedim değil, kesin masaları kaldırırdık, ruhsat probleminden bu kadar mekan da olmayabilirdi; ama yine de bizim şehrimiz olmamasına hayıflandım tekrardan.
Ertesi gün Goodys' de yemek yedik. Goody's Yunanistan'da Mc Donalds'dan daha çok iş yapan bir fast food zinciri.
Selanik'le ilgili canımı sıkan detaylar da vardı tabii bir önceki görüşüme göre değişen. Mesela yol başı olan büfelerin çoğu kapanmıştı, kapalı dükkan sayısı da çoktu. şehirde ekonomik krizin etkileri hissediliyor yani. İzmir'e benziyor ama İzmir daha zengin görünüyor gözlerimize.
Özetle, Selanik sahili ve sahili dik kesen sokakların cıvıltısı, meraklılarına müzeleri ve tarihi eserleri, muhteşem tatları yakalayabileceğiniz tavernaları ile özellikle bir haftasonu kaçışı için ideal. pasaportunda vizesi olanlar ve otobüs yolculuğundan gocunmayanlar için ekonomik bir haftasonu tatili olabilir bence.
Yıllar sonra yeniden gezmek ve unuttuklarımı hatırlamak ve de yeni hatıralar yaratmış olmaktan çok mutluydum :)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
