12 Eylül 2009 Cumartesi

"ESKİ" AÇIK


Bazen deli bazen kaçık
Bu alemde eski açık...

Sami Yen için yeri apayrı tribün, eski açık... Tam davulun dibinde değilseniz kimse "bağırsana" diye çığırmaz ama herkes bağırır burda. UltrAslan Uni'nin hareket kattığı, kadınlı erkekli gruplara yoğunlukla rastlanan bu tribün bugünlerde tam bir değişim içinde.
Büyük bir çoğu kombineli olan seyircisine bu sene UltrAslan'ın birçok kolu da eklendi, iyi mi oldu yoksa kötü mü, bunu bu akşamki Galatasaray-Beşiktaş derbisindeki tribün durumu gösterecek. Galatasaraylı İşadamları Derneği'nin taraftara jesti ile yapılan çatı ise hazır artık, bu akşamgörücüye çıkıyor. İlk etapta çatıyı tutması için dikilen direkler görüntüyü etkileyecek gibi bir havası var ve de çatı tribünün tamamını örtmüyor. Sami Yen yıkılınca Florya'ya taşınacakmış bu malzemeler, belki de o yüzden cuk diye eski açık'a uysun diye uğraşılmadı, tesislerde de kullanımının mümkün olmasını sağlayacak şekilde üretildi.
Eski açık bu değişimi yaşarken, güzide bir gazetemiz kulübün ayrımcılık yaptığını, tribünde deplasman seyircisine ayrılan kısmın üstünün kapanmadığını yazdı çizdi. Bu inşaat başladığından beri şahsi fikrim biraz daha masraf edilip çatının uzatılıp misafirlerin de ıslanmasının engellenmesi. Ama bu bahsettiğim bir zorunluluk değil bir jest idi elbette. Niye mi? Koskoca bir yeni açık var orda, tamamının üstü açık ve burada Galatasaraylılar maç seyrediyor. Stadın son senesi ve yapılacak masrafın dikkatli yapılması gerekiyor, inşaatı yaptıranlar ise Galatasaraylı İşadamları, elbette öncelikle kendi taraftarını düşünecek. Neyse ertesi gün Galatasaray Kulübü yaptı açıklamayı "orayı da kapatacağız, yetişmedi, misafir seyircimize şeffaf yağmurluk dağıtılacak". Üstelik resmi siteden yapılan açıklamada ebedi dostluğa dem vurulup, misafir seyircinin önemi vurgulandı. Peki bunun karşılığında güzide gazetemiz ne yaptı? "biz dedik, yaptılar". be kardeşim, planda olmasa koskoca kulüp bu açıklamyı bir akşamda yazar mı? Artı ne demek biz dedik ve yaptılar. Galatasaray Kulübü'nin böyle bir zorunluluğu var mı, stadın koskoca bir tribünü tamamen açıkken? Ama sözde tarafsız işte basınımız. He tüm bu açıklamaların üzerinde Beşiktaş da resmi siteden bir açıklama yaptı "Sami Yen'e giden taraftarımıza siyah beyaz yağmurluk dağıtacağız". Yahu ayıptır, sana el uzatana tokat atarsan sonra dostluktan bahsetmeye hakkın kalmaz, şeffaf demişler işte, giyeceksin formanı, takacaksın atkını, bunlar zaten şeffaf yağmurluktan görülecek, ne yapacaktı kulüp? Siyah beyaz yağmurluk mu dağıtacaktı size? İşte yapılan jestlere bu şekilde cevap verildiği ve bunların basında taraflı yer bulduğu sürece bu ülkede futbolda güzelleşme adına bir cacık olmaz.

"Eski" açık için heyecanlıyız, hadi bakalım :)

7 Eylül 2009 Pazartesi

KAŞ


Ulaşımı her türlü zor. uçak ile gitseniz 4-4.5 saatlik bir yolculuk beklemektedir sizi. Antalya'dan, Kemer-Olimpos-Kumluca-Finike güzergahında. Ama yol yine de güzel, nihayetinde sağınıza yeşil dağları, solunuza alabildiğine maviyi alıp ulaşıyorsunuz cennete. Otobüs ile gitmek ise istanbul'dan 15-16 saat alıyor, bu yolculuk ise çok bunaltıcı, ama ne zamanki kalkan'ı geçip Meis Adası ile Kaş'ın oluşturduğu o müthiş coğrafya'yı görüyor insan dağın tepesinden inerken, işte o zaman ne kadar doğru bir yolculuk yaptığını anlıyor.


Kalınabilecek en güzel yer kesinlikle Küçük Çakıl Plajı'na paralel uzanmış oteller, plaj dendiğine bakmayın kum, kıyı olayı yok, suya uzatılmış platformlar. Kalınabilecek otellere geri dönersek, Likya, Linda, Çakıl, Medussa, Nur otel gibi alternatifler var bu kıyıda. Hele ki bu otellerin denizi ve Meis'i gören odalarından birini ayarlayabilirseniz, geceleri süper manzara eşliğinde odanızda bile yudumlayabilirsiniz şarabınızı.

Küçük Çakıl'a gelince denize oldukça kısa kıyıları olan 5-6 tane tesis yan yana. Hepsinde sistem aynı, giriş yapıyorsunuz, şemsiye ve şezlongları kullanıyorsunuz, bunlar için ücret ödemiyorsunuz, ancak bu tesiste yiyip içmeniz şartı ile, gerçi tüm gün sadece su bile içseniz bir şey demiyorlar ama rahatını kimse bozmuyor zaten, orada yiyor. En tavsiye edilebilecek olanı hem Derya Beach kadar limana yakın olmayan, hem de Medussa gibi çok dalga almayan Çınarlar beach. Bu arada Derya Beach, sizi hiçbir işaret olmayan, rezerve filan yazmayan ve kurulduğunuz şezlonglardan "buraya önemli bir misafirimiz gelecek" diye kaldırabiliyor. Bu tesislerde içecek fiyatları oldukça makul, yemekler ise normalin biraz üzerinde ama tesis girişine hiçbir para ödenmediği düşünülünce bu da normal geliyor. Deniz ise anlatılmayacak kadar güzel, gözünüze bir gözlük takıp-suya dalamıyorsanız tabii- yüzerken kafanızı azıcık suya sokmanız yeterli, gümüş rengi balık sürüleri ile beraber yüzüyor gibisiniz. Suyun sıcaklığı ne düşük ne fazla, yalnız arada kaya diplerinden gelen soğuk su akıntıları içinizi ürpertebiliyor.
Küçük Çakıl'a alternatif olabilecek başka bir plaj ise Büyük Çakıl. Burası ise Küçük Çakıl'a dolayısı ile aşağı yukarı merkeze 500 m uzaklığında. Sıcakta yürümeyi göze alabiliyorsanız yürüme mesafesi, ama yine de hemen Küçük Çakıl'ın başındaki taksi durağından bir taksi tutmak mantıklı. Buranın adının Büyük Çakıl olmasına bakmamak lazım, oldukça küçük bir kıyı, yine de yurdum insanı bu kıç kadar yere 6 tane işletme sığdırmış. Burası Küçük Çakıl'a göre daha salaş bir yer, müzik yok ama deniz daha bir berrak, soğuk akıntılar ara ara daha bir ürpertiyor insanı.
Gidilebilecek diğer müthiş bir plaj ise Kaputaş Plajı. Dalgalar çakılları sürüklüyor-müthiş bir ses-, denizin mavisi 5-6 ton, inanılmaz bir görüntü. Yalnız bu plajda tesisleşme neredeyse sıfır, istenilen gölgeyi sağlamak çok zor, yani tüm günü geçirmek için güneşin altında malak gibi yatmayı sevmek lazım.
Kaş'tan bir minübüs ile bir saat civarı bir yolculuk ile Patara'ya gidilebilir ama ağustos ayında iyi bir fikir değil, tamamen kum, derinleşmesi için 100 metre yürümek gerekiyor, kuma her basışta birinci derece yanık tehlikesi var. Gölge denilen şey şemsiyelerle bile zor, güneş resmen şemsiyenin kumaşını geçip vücudunuzu yakabiliyor. Yine yarım saat mesafedeki Kalkan da ayrı bir alternatif ama Kaş varken burda da insan kalmak istemiyor.
Turist rehberlerinde övülen Gömbe Yaylası ve Elmalı'ya gitmek çok mantıklı değil, gidiş-dönüş 5 saat alıyor ve görecek pek bir şey yok, tabii eğer iyi kötü birkaç yayla görmüşlüğünüz varsa.
Akşam yemeği için tercih edilebilecek mekanlar; Mama's Kitchen (bi lokma), Spagetthici, Dolphin olabilir. Mama's Kitchen anne böreği ve el mantısı ile ünlü, önünde ise bir teyze lokma satıyor, gerçekten mükemmel tatlar. İkinci yer ise klasik bir italyan restoranı, makarna sosları süper; bruschetta'lardan muhakkak denemek lazım. Dolphin ise ilk ikisine göre daha pahalı fakat Kaş'ta yapılması farz olan rakı-balık akşamı için ideal bir seçenek, biraz tepede olduğu için tüm manzaraya hakim. Yemekten sonra Deja-vu'ya ya daMavi'ye gidip müzik dinlenilebilir ya da sıradan bir cafede oturarak manzara seyredilebilir. Geceleri eller havaya tarzı eğlence mantığı pek Kaş'a uymuyor gibi idi. Ayrıca Küçük Çakıl'daki tesisler manzaraları ile akşam için başka bir alternatif.

birkaç not daha:

-Yemeği sipariş ederken sonradan bir şey isteme ihtimaliz varsa onları da söyleyin, siparişler zaten geç geliyor, iki kez beklemeyin. Hatta en baştan hesabı da isteyin, hesap inanılmaz geç geliyor. hesabı tam para verin, para üstü de inanılmaz geç geliyor.

-Tesisler ne kadar güzel de olsa hijyen olayı oldukça kötü, çok lüks görülen yerlerde bile bardaklar çatallar pis gelebiliyor, şaşırmayın.

-Esnaf kesinlikle paragöz değil, kazıklanma ihtimaliniz zayıf, korkmayın.

-Yokuş yukarı mağazaları gezerken hamam kıyafetleri satan bir dükkana uğrayın, her fiyata uygun peştemal var ve çok güzeller.

-Tesislerde, denizde göremeseniz de alışveriş yaparken oldukça fazla İtalyanca duyuyorsunuz, sebebi meis'te zengin italyan'ların yazlık sahibi olması ve alışverişlerini Kaş'ta yapması imiş.

özet: Gidilmesi, görülmesi, yaşanması gereken; ulaşım zor olduğu ve fazla tesisleşmediği için bakir kalabilmiş akdeniz-ege sentezi bir cennet bekliyor insanı Kaş'ta.

Kewell from Galatasaray...
















kendisi asaleti ve mükemmeliyetçiliği ile tam bir başak burcu. her ne kadar bu burca kıl payı dahil olsa da. işte bu asalet sebebi ile yakışıyor galatasaray'a.

çok değil 1 sene önce bir alt yazıda gördüm ismini galatasaray'la birlikte. aylardan temmuz belki de haziran'ın sonu idi. tekrar baktım, aklıma leeds united maçında kart gördüğündeki sevincim geldi, yine gülümsedim. galatasaray maçları dışında çok fazla maç seyretmediğimden, atıp tutacak kadar bilmiyordum oyununu, tek bildiğim iyi topçu olduğu idi. saçları kısalmıştı o yıllardan bu yana ve sanki seneler yüzüne daha bir sevimlilik eklemişti, hani bazı insanların yaşı ilerledikçe çizgileri daha sevimli kılar ya onları, öyle bir şeydi işte.

gerçek midir, değil midir derken 3-4 temmuz gibi resmi sitemiz açıkladı transferini, kewell artık galatasaraylı idi.
ilk kez giydi o formamızı ve de golü buldu kayseri'ye karşı, daha bismillah demiştik ki o gol sevinci yaşıyordu. işte galatasaray taraftarı o gol sevincini yaşarken anlamıştı artık her gol sonrası onun yüzüne bakmak istediğini. çok tepki almış turuncu formamızın satışları patlamıştı, sırf ona yakışıyor diye. turuncu forma alıp arkasına kewell yazdırmak ritüeldi artık, hele bir de kumral açık tenli iseniz, sizden iyisi yoktu. zaten golleri dizdiğimiz konyaspor maçında golü kaçırınca çocuklar gibi üzülmüştü de baros teselli etmişti onu, işte o zaman bir şeyi daha anlamıştık, bu adam hep gülmeliydi. üzüntüsünün sevimli bir yanı olsa da biz onu gülümserken görmeliydik.

bundan sonrası çok güzel gitti kewell ile. yeri geldi topa bilmem kaç metreden vurdu, bordo'ya attığı gol gözlerimizi şaşı etti. takım zor durumlara düştü ama o yılmadı. defansımız oldu. yeri geldi oyuna 92. dakikada sokuldu, ama yine gıkı çıkmadı, işini yaptı sadece. biz bir sene içinde onu göğsümüze bastık, sakatlandığında ödümüz koptu, sahalara döndüğünde nazar duaları okuduk. bu taraftarın bu kadar kısa sürede kalpten bu kadar sevdiği kaç yabancı oyuncu var ki?

şimdilerde orda burda haberler okuyorum "yedek olduğu için küskün", "gitmek için gün sayıyor", "galatasaray'ın bizimle kal teklifini reddetti" diye. insanın inanası gelmiyor ki bunlara! gözleri galatasaraylı gibi bakıyor, galatasaray'a gönül veren biri bunu çok rahat anlar, hepimiz anlıyoruz. geçen sezon uzatmalarda oyuna sokulurken, yedek kalırken, mevkisinde oynamazken kırılıp darılmadı da şimdi mi yedeğim diye darılacak? taraftar o oyuna girsin diye ortalığı inletirken, rijkaard gibi bir hocanın ilk 11'i özel insanlardan oluşturmak gibi bir amacı olmadığını bilip sadece taktik icabı yedek olduğunu bilirken mi kırılacak galatasaray'a ve gün sayacak? ben bir taraftar olarak hiçbir şekilde inanmıyorum bunlara. evet belki de gidecek, hatta ne yazık ki yüksek ihtimalle gidecek ama bunun sebebi galatasaray'a kırgınlığı olmayacak.

bizler bu yıl transfer haberleri ile coşmuş taraftarlarız. yönetimden şimdi beklediğimiz ise ne yapıp edip bu adamın ve eşinin ikna edilmesidir, bu kadar çok sevdiğimiz bir yabancı (ne yabancısı aslında değil mi?) bizlerle kalmalı. bizler daddy cool melodileriyle onu belki yıllar sonra anarız, bu yıllarda daddycool onun attığı gollerin müziği olmaya devam etmeli.

o yüzden gitme kal harry, gitme kal bu şehirde, kal bu renklerle!

5 Eylül 2009 Cumartesi

maça başlarken...











bazı insanlar vardır, hayatınızın en umulmadık anında karşınıza çıkarlar, aslında siz çoktan yolunuzu bulduğunuzu sanırsınız ama ne kadar çok yanıldığınızı da anlarsınız onlarla.

kim demiş ki 25 yaşından sonra dost bulunmaz diye? tanrı herkese bu konuda yanılmayı nasip etsin, ben yanılmışım. 25'imde hayatıma giren bir insanın hediyesi bana bu blog. beni izlemiş gözlerin, yanımda olmuş omuzun "bu kız yazmalı" demesi ile başlayan.

bugün benim doğum günüm. artık 25 değilim o klasik "iyi ki doğdum gördün mü bak 25 oldum" şarkısını söyleyemem.

ama "iyi ki doğdum ve bu güzel insanla tanıştım" diyebilirim. eğer bu bir maç ise, biz aynı takımın oyuncularıyız Umut'umla. ben sarı dersem kırmızı demez, o sarı dese lacivert demem. ama hep aynı yöne bakarız kanarya'mla.

umarım güzel bir 90 dakika geçer, heyecanlı ve bol gollü bir maç olur:)