18 Ocak 2016 Pazartesi

Budapeşte'de iki gün...


Yeni yıla Viyana'da girme hayalimiz vardı ama eh hava şartları müsade etmedi. 31 Aralık 2015'de THY'nin nerededeyse tüm seferleri iptal edilince, Viyana'ya ancak 1 Ocak akşamı ulaşabildik ve 2 Ocak akşamı Budapeşte yoluna koyulmak durumunda kaldık.
Tek günlük Viyana maceramızı başka bir yazıma saklayarak Budapeşte'den aklımda kalanları yazmak istedim.
Budapeşte için doğru zaman kesinlikle Ocak ayı değil, bunu belirterek başlamalıyım. iki adet 7 aylık hamile ile Ocak ayında gidilecek bir yer olmadığı daha da kesin. gerçekten Budapeşte soğuğu diye bir şey var. Ama işte benim yılbaşına Viyana'da en yakın arkadaşımla girme hayalim, meteorolojinin son bir haftaya kadar pek de soğuk bir hava göstermemesi ve de yine benim yok 4 gün tatil var bir şehir daha görürüz sevdam bizi Budapeşte'ye götürdü bu senenin başında.
Budapeşte yolculuğu için Viyana'dan tren tercih ettik. tren garına gidildiğinde çok rahat sefer bulabiliyor, her saat başı tren vardı. kişi başı 40 euro gibi bir ücret ödeyerek, oldukça rahat bir yolculuk ile Budapeşte tren garına ulaştık 2 Ocak Cumartesi akşamı.
Macarlar henüz Euro'ya geçmemişler, ancak birçok mekan kabul ediyor. risk almamak için yanımızda forint (HUF) bulunsun istedik, ve yine benim araştırmaya fırsat bulamadığım bir konu olduğundan kardeşimin döviz büroları kapalı olabilir uyarısı ile tren garında neredeyse harcayacağımız tüm parayı HUFa çevirdik. çok büyük hata ! en az %20 daha düşükten bozmuş olduk paramızı ve şehre vardığımızda gece, hafta sonu tüm dövizcilerin açık olduğunu gördük ( tren garında kurun 247, şehir merkezinde 316 olduğunu belirteyim, hiç parasız gitmemek için az miktarda tren istasyonunda bozulabilirmiş ki buna bile gerek yok, zira taksiler euro kabul ediyor. taksi demişken, bizi daha öncesinde uyarmalarına rağmen, tren istasyonu-otel mesafesi çok kısa, ne kadar kazıklanabiliriz ki diye taksiye bindik ve tam 5000 HUF tuttu. otele daha sonra sorduğumuzda bu mesafenin 2000 HUF olduğunu söylediler. yani taksi kullanacaksanız otelinize mail atıp yaklaşık fiyat bilgisi almanız mantıklı olur. Macaristan pek Viyana gibi değil, aynı Türkiye'deki gibi turistleri dolandırmaya yönleniyorlar.
neyse biz hem döviz kurundan hem taksiden kazık yiyerek otele yerleştik. akşam saatleri idi ve araştırmalarım sonucu bulduğum Bors Gasztrobar isimli çorbacıya yöneldik, ancak şanssızlık bizi bırakmamıştı, mekana gittiğimizde kapı duvardı ve 5 Ocak'a kadar yeni yıl tatili yaptıkları yazılı idi kapıda. çorbacının olduğu bölge de çok sağlam pabuç olmadığından biraz gerildik, otelimizin olduğu bölgeye döndük ve rastegele bir yerlere girmeye çalıştık. o da ne, her yer tıklım tıklım ve hiç misafirperver değiller, yer yok deyip çekip gidiyordu her yerde garsonlar yanımızdan. sonra Suelto Cafe & Grill isimli bir bistroya oturduk (ki ordaki son yerdi, kapı girişinde ve soğuktu). burdaki personel saygılı ve güleryüzlü idi. ben hemen yenilecekler listeme bakıp menüde gördüğüm "paprika çorbası" nı sipariş ettim. Emre de kendisine bir burger söyledi. ama yurtdışında yemek konusunda zorlanan kardeşim ve eşi, makarnayı soslamayın, sadece yağlayın deyince onlara iğrenç bir yağ eklenmiş bir makarna geldi, kokusu bana bile geldi, yiyemediler. yani mekan burger yemek için vs iyi ama yemek olayına girmemek lazımmış :) bizimkiler aç kalmasın diye sonra poğaça filan bulduk neyse ki.
Pazar sabahı erkenden mesaiye başladık, gezecek yer çoktu, havanın Pazartesi karlı olduğu öngürülüyordu ve biz gezebildiğimiz kadar yeri bugün gezmeli idik.
yaklaşık -7 derecede başladık gezmeye. Bu arada hamile olunca mont, termal içlik de mesela. neyse ki mangodan ince de olsa kaz tüyü bir mont almıştım üzerime olan. onun üstüne de panço ya da altına yün kazak filan yaptım, idare etti beni. ama hava çooook soğuktu.

Buda gezisine Beyaz köprü ( Erzsebet hid) dibindeki, Peste tarafındaki otelimizden çıkıp köprüden yürüyerek Gellert Hill'e tırmanmak sureti ile başladık. Böyle yazınca basit gibi görünüyor ama bunu 30 haftalık iki adet hamile, termal içlikler, kabanlar ve yüzümüze yüzümüze çarpan bir soğuk rüzgar eşliğinde yaptık. yaklaşık 25 dakika sonra zirvedeydik. yorulduk ama manzara görmeye değerdi.


Gellert Hill

Bu da seyahatimiz bu tepeden inerek Buda kalesi ziyareti ile devam etti. Bu arada Budapeşte'de toplu taşımayı neredeyse hiç kullanmadıki hele Buda tarafında hiç gerek duymadık. Buda kalesine sahilden bir merdiven ve sonra yürüyen merdivenle çıkarak ulaştık. Aynı bölgedeki Varhegy Hill'den de manzara seyretmeyi ihmal etmedik tabi. Bu kısım oldukça turistik, ancak yine de magnet filan almayı planlıyorsanız buradan almanızı tavsiye derim, Peste tarafında fiyatlar artıyor çünkü.


Varhegy'den şehir manzarası
Dobos torta

Kuzey yönünde ilerleyerek, gerçekten mimarisi ile bizi kendisine hayran bırakan Matthias Church'e ulaştık. Feci kuyruk ve soğuk hava nedeni ile içine giremedik. Hemen yanında ise Fisherman's Bastion da harika manzarası ile bizi karşıladı. Buralarda tüm fotoları kardeşim çekti, zira çok çok üşümüştüm. Ama ısınmak için girdiğimiz bu bölgedeki bir kafede, yenecekler listemdeki dobos torta'yı aradan çıkarıverdim, bakın onun resmi var :) tatlı bizim annelerin günlerde yaptığı bisküvili pastaya benziyor.
Buradan bir gayret Buda tarafında kuzeye ilerleyerek, benim rehberlerde gördüğüm Gül Baba Türbesini ziyaret ettik. Amacımız sadece Osmanlı'dan kalan bir eser görmekti, iyi de yapmışız ama türbe 2017'ye kadar kapalı imiş restarasyon sebebi ile.
Bu bölgede bir yerde yine ısınmak için bir ara vermiştik ve sanırım Budapeşte'de en çok bu mekanda ısındım. Bazı yerlerde domuz eti ile hazırlanan Gulaş Çorbasını dana eti ile yapıyorlardı, mekanın kapısı yukarıdan ve masalar dip köşelerde idi, böylece gerçekten ısınma fırsatı bulduğumuz fiyat/performans oranı başarılı bu restaurant/barı Buda tarafında bir şeyler içmek/yemek isteyenlere tavsiye edebiliyorum: Bem Sörözö

Buda tarafını akşam üstü görülecek temel yerleri görerek bitirmiş olduk böylece. Hava şartları ve karnı burnunda iki hamile içeren bir grup için başarılı bir performans sergiliyorduk doğrusu. Burdan yine, kuzeydeki köprüden  geçerek Peşte tarafına döndük ve Parlamento binasına gittik.

Parlamento binasında da feci bir sıra vardı doğrusu ve saat olarak da akşamı ettğimizden binayı şöyle bir gezip otelimize döndük. Malum dört kişi görünümlü altı kişi olduğumuzdan çok yorulmuştuk.

Akşam yemeği için bu defa önden rezervasyon yapmıştık. Gönül rahatlığı ile Menza restaurantı tavsiye edebilirim. önerdikleri şarap, gulaş çorbaları, kaz ciğerinin soğuk aperatif olarak servis edileni ve sıcak yemek olanı, menza salataları (sezar salataya benzeyen bir salata), her şey gayet güzeldi. bu arada ciğer ile aranız yoksa kişi başı bir tane söylemek yerine ortaya söylemek daha mantıklı bu kaz ürünlerini :)


Opera Binası
St Stephen Basilica

İkinci Budapeşte gününü ise Peşte tarafına ve yenilmesi gereken diğer tatlılara ayırdık. Sabah erkenden St. Stephen (Szent Istvan) Bazilikasını ziyaret ettik ve oradan  metroya atlayarak Heroes' Square (Hösk tere)'ye gittik. elbette yürünebilirdi ama hava şartlarını (-12 C filan olmuştu artık) göze alarak metroyu seçtik. Bu meydan görsel olarak güzel, parkı, köprüleri ve de şehrin açık buz pateni pistini barındırması ile çok beğendim. Meydandan geriye Andrassy caddesini takip ederek yürüdük. Bu cadde Heroes meydanını daha merkezi olan Erzsebet meydanına bağlıyor ve bizim Nişantaşı ayarında dükkanlar, güzel restaurantlar var (bir gece önce gittiğimiz Menza restaurant da burdaydı). Cadde üzerinde tüm görkemi ile Opera binasını da görebilirsiniz. Christmas sonrasına denk gelmemiz sebebi ile bu cadde özellikle bir gece önce yemek için yürür iken ışıl ışıl süperdi. Caddeden yürüyüşümüzde şehrin en lüks ve ünlü kafelerinden biri olan New York Cafe'ye uğradık ve süper tatlılar yedik :) benim için bir yerde gezmek kadar yemek de önemli ne yapayım. Burda tercihimiz apple pie ve New York chocalate pie oldu. Chocolate pie porsiyonu çok küçük, bölüşmeyi planlıyorsanız ona göre ısmarlayın, tadı damakta kalıyor.

Chain Bridge
New York Cafe'de iken kar sağlam bastırdı. Hava sıcaklığı don seviyesinde olduğu için yerler de buz tuttu tabi. Bu noktada deliliği bıraktım işte, hem soğuk algınlığı, hem yorgunluk hem de düşme tehlikesini göze alamadım ve dedim ki Sinagog'u da görüyoruz ve bitiyor. 
Dohany Street Synagogue görüldü, sonra içimizde kalmasın diye Chain Bridge'den şöyle bir yüründü (bir gün önce diğer köprüleri kullandığımızdan). Yol üstünde yerel Tokaji şaraplarından tatmak için Cultivini'ye uğradık. Hamileler için mantıklı oldu, birkaç yudum tadımlık şarap sipariş edilip tadına bakabildik :) Ne yazık ki yanımıza asma kilit almamışız, kilit asamadık. Ve kendimizi otelimize çok yakın ünlü Cafe Gerbaud'a attık. Sanırsam burda 2 saat filan durmuşuzdur. Ne kadar tatlı varsa hepsini de yedik :) burada Budapeşte'nin klasik tatlılarından olan palacinka (rulo şeklinde olan)  ve strudel (turta) yiyebileceğiniz gibi, bu kafeye has somloi galuska (ortada duran çikolata soslu tatlı) 'yı da tavsiye ederim.
Gerbaud Cafe'de Tatlı Şöleni
İşte gezimizi böyle tatlı tatlı bitirip havalimanına yöneldik ve gelişimiz gibi sorunlu olmayan bir yolculuk ile memlekete döndük. Budapeşte'yi sevdim, sanki hava şartları müsait olsa çok daha güzel gezilirdi ama karlar altında olmasının da başka bir albenisi vardı tabii. Yemek olayını çözmüş olmaları ve müthiş tatlıları da damağımda güzel anılar bıraktı :)






31 Aralık 2015 Perşembe

Işığınla gel 2016 :)




2015 zor geçti, özellikle memleketim için çok zor geçti. dökülen kanlar, kirli oyunlar, insan hayatını hiçe sayan hesaplar...

keşke 2016 hepsinin üzerine bir sünger çekebilse, keşke. ama polyannacılık oynamaya gerek yok, değişen sadece takvimler.

biz yine de umut ekelim ki, umut doğsun yarınlara, bizden sonraya, değil mi?

benim için nasıl geçti peki? sanırım karnımda şu anda tekvandoya başlayan minik olmasa, cevabım "sıradan" olurdu. ama değil tabii ki de:)

Başka bir ülkede (Belgrad, Sırbistan) başladığım 2015'i, başka bir ülkede (Viyana, Avusturya)  bitirmek için yola çıkacağım birazdan. ee o kadar "bugünlerinin kıymetini bil" (buna da genelde gıcık oluyorum ya, neyse) lafı duydum ki, dedim bileyim bari, çocuksuz son yurtdışı tatilimi yapayım. tabii ki uçağımız iptal olmaz ise, hava son anda nanik yaptı bize.

bu sebeple 2016'dan ilk dileğim bu seyahatin güzel geçmesi ve hasta olmadan dönmektir. kardeşim ve eşi de bizimle geliyor ve o kızcağız da hamile çünkü.

2016'dan en büyük dileğim ise kızıma sağlıkla huzurla kavuşmak ve onun tüm büyükleri ile, sevdiklerim ile büyümesi. Elbette yeğenimin de sağlıkla doğması ve ailemize katılması.

doğumları seviyoruz, zamansız ölümler uzak olsun bu sene...

Diğer ve aslında son dileğim de ülkemin huzuru, adil bir ülkede yaşamaktır.

Sanki sağlık ve huzur olur ise her şey olur çünkü. e tabi azcık maddi olarak zorlanmasak da fena olmazi malum çoluk çocuğa karışıyoruz ;)

2015 seni sevdim mi bilemedim, bildiğim şey bizim leylek yine havada imiş:

Ocak 2015 - Belgrad


Mart 2015 - Dubai

Haziran 2015 - Antwerp, Belçika



Haziran 2015 - Baltalimanı, İstanbul


Temmuz 2015- Kaş  (Son içkilerim oldu ;))


Eylül 2015 - Gloria, Belek (Balayı otelimizde yıldönümü)


Ekim 2015 - İzmir

Kasım 2015 - Milano


Aralık 2015 - Bizim ev ;)



Herkes için, her şeyi ile güzel bir yıl olsun, geçirilen en kötü yıl 2015 olmuş olsun...

23 Aralık 2015 Çarşamba

Balkabağından yapılabilecekler :)

Eskiden annem koca bir balkabağını alıp üşenmeden dilimleyip temizlerdi.

Bizde balkabağı demek sadece kabak tatlısı demekti çünkü babam aşırı sever bu tatlıyı, 2 kilo koysanız önüne yer. e ben de severim, hele şöyle üzerini tahinleyince ve ceviz serpince tadından yenmez:)

Hamilelikle birlikte besin değeri yüksek gıdalara eğilim artıyor tabi. Bu hafta sonu ne yemek yapsam diye düşünürken markette gördüğüm soyulmuş, dilimlenmiş balkabağı kitlesini atıverdim sepete. balkabağı demek  A ve C vitamini demek, kalsiyum, potasyum demek ve protein de içeren komleks karbonhidrat demek tabi (gıda mühendisliğine giriş 1 dersimi hatırladım bir an). gerçi soyulmuş dilimlenmiş vakumlanmış halinde vitamin değerlerinin kaybolabileceğini hesaba katmak lazım, ama neyse ki kalsiyum ve potasyuma bir şeycikler olmaz.

Neyse efendim kabağı aldım geldim eve. kabak bana bakıyor, ben kabağa bakıyorum, bir süre düşündüm ne yapayım ben bunu diye. aklıma yurtdışında bayıla bayıla tükettiğim balkabağı çorbası geldi. tabii annemin evinde pişen bir şey olmadığından tarifi ile ilgili bir fikrim yok, internette birkaç tarif araştırdım, genelde kremalı olan tarifleri nasıl basitleştiririm diye az kafa yordum ve doğaçlama aşağıdaki yöntemle pişiriverdim :

Balkabağı çorbası:

Malzemeler :
1/3 kg soyulmuş dilimlenmiş balkabağı
2 küçük boy patates
1 büyük boy soğan (bu tür çorbalara bunu koymaz iseniz kıvam olmuyor, soğan bir zorunluluk yani)
1 küçük havuç
1çay bardağı süt (kremalı yapmayacağım için, tadına benzer bir şey bulayım dedim)
2 yemek kaşığı zeytinyağı (koymasam da olurmuş)
tuz, kimyon, karabiber (damak zevkine göre tabii. yalnız kimyon çok yakıştı, ve de kabağın şekerli tadını baskılamak için çok iyi oldu)
2 su bardağı su (sonradan seyreltmek için sıcak su eklenebilir ama haşlama esnasında suyu az tutmakta fayda var)

şimdi benden önce şunu kavur, sonra pişir, pişmiş haline süt ile sos hazırlayıp krema gibi ekle gibi bir şey beklenebilir. yok yapmadım efendim, üşendim.

ben tüm malzemeleri düdüklü tencereye koydum. düdüklü tencerenin düdüğü işlem başladı dediği andan itibaren 10 dk kadar pişirdim ve havasını kendi kendi kendine boşaltmasına izin verdim. yani ocağa koyduğum andan itibaren 20 dakika sonra kapağı açtım ve blenderdan geçirdim. benimkisi biraz koyu olmuştu, az sıcak su ile inceltiverdim.

kesinlikle tavsiye ederim çok güzel oldu. resim çekme konusunda çok pratik değilim, ama internette bulduğum şu görüntüyü elde ettim:



Çorba güzel oldu olmasına da benim her şeye mesafeli olan kocam pek yiyemedi, zaten kabakla arası çok iyi değil. ben çorbayı akşamları güzel güzel içtim, işe de getirdim, burda tattırdığım arkadaşım da beğendi.

Kabak tatlısı:

Peki geri kalan balkabağı ile ne yapacaktım? iki dilimini aldım, birer çay bardağı su ile minik tencerelere aldım. tencerenin birine 5-6 kaşık toz şeker ekledim (İnsanın eşi tatlı sevince ve kendisi rafine şekerden ucak kalmaya çalışınca böyle oluyor). bu şekilde kabakları 15-20 dk kaynattım, sonra minik bir fırın kabına alıp fırına sürdüm ve 15 dk kadar 180 C'de pişirdim. Bu arada şeker eklediğim tenceredeki şerbeti atmıyoruz, lazım olacak. Fırından çıkan şekersiz balkabağına 1 yemek yaşığı bal, şekerliye ise içinde kaynadığı şerbetini ekledim ve biraz soğumaya aldım. en son üzerinde tahin ve ceviz ilavesi ile mükemmel oldu vallahi:)

 Mostra immagine a dimensione intera





Bu arada eğer zeytinyağlılara az şeker ilave eden birisi iseniz, zeytinyağlılarınıza balkabağı ilavesini düşünebilirsiniz, ben düşündüm oldu. zaten evde havuç kalmamıştı, ben de pişirdiğim zeytinyağlı kinoalı pırasaya renk ve tat olsun diye balkabağını ilave ettim.

Zeytinyağlı balkabaklı kinoalı pırasa:

Malzemeler:

3 dal pırasa
1 büyük soğan
1 dilim balkabağı
1 avuç kinoa
3 yemek kaşığı sızma zeytinyağı
Tuz, karabiber, kimyon (kimyonu her şeye koymazsam rahat etmiyorum)
1 su bardağı sıcak su

Ben zeytinyağlıları genelde soğanı ayrıca kavurmadan pişiriyorum, hatta zeytinyağının bir kısmını da en sona saklarım.

Soğanlar piyazlık şekilde ay ay doğranır. pırasaların yaprakları ayrılır ve sap kısımları istenilen şekilde dilimlenir. balkabağı ufak ufak dilimlenir. bu  malzemeler tencereye alınır. kinoa 1 su bardağı ıcak suda 10 dk kadar bekletiilir ve su ile beraber tencereye ilave edilir. tuz, kimyon ve karabiber eklenir ve son olarak 1 yemek kaşığı zeytinyağı ile kısık ateşte 20-25 dk pişirilir. ocaktan alınan yemeğin biraz ılıması beklenir ve üzerine 2 yemek kaşığı sızma zeytinyağı gezdirilir.

Bunun resmini çekmişim (sol üst), hatta sağ üstte de tencere içinde balkabağı çorbasını görebilirsiniz.



Resimde gördüğünüz diğer iki yemek de zeytinyağlılarımdan örnekler ama balkabağı ile ilgileri yok.

Peki şimdi balkabağı ile işimiz bitti mi? evde hala biraz var açıkcası ve de benim evimde bu cumartesi erken yılbaşı partisi yapıyoruz. geri kalan kabakları da orada cezerye olarak değerlendireceğim.

Bunun için de araştırmalarım sonucu aklımdan geçen tarif şu :

Balkabaklı cezerye:

malzemeler:
1/3 kg bal kabağı
1 paket eti burçak bisküvi (bu tatlıyı havuçla yapanlar bilir ki genelde petibör kullanılır, ancak burçak bisküvinin daha besleyici ve lezzetli olduğunu düşündüm)
3-4 kaşık toz şeker (yine havuçla yapanlar bilir ki şeker miktarı daha yüksek olur, ancak kabağın tatlılığı ve burçak düşünülürse bu miktar yeterli olur)
dövülmüş ceviz
hindistan cevizi

balkabağı 1 su bardağı su ve şeker ile yumuşayıncaya kadar kaynatılır ve soğumaya bırakılır. sonra balkabağı çatalla ezilir ve içerisinde ufalanmış burçak bisküvi ve dövülmüş ceviz ilave edilir. karışımdan minik toplar yapılarak hindistan cevizine bulanır ve kürdan ile servis edilir. sanırım görüntüsü de aşağıdaki gibi bir şey olacaktır:

Bal Kabaklı Cezerye


Bir sebzeden bu kadar farklı tatlar çıkması gerçekten çok ilginç. hazır mevsimi iken bol bol değerlendirmek lazım zira buzlukta sulanan bir sebze olduğu için mevsim dışı kullanımı zor.

2015'in kalan sayılı günler, balkabağı tadında geçsin :)


21 Aralık 2015 Pazartesi

aşerme sanki yalan da acıkma diye bir gerçek var :)

birçok hamilenin kafasının karışık olduğu bir konu : Nasıl beslenmeliyim? bu konuda hamileler ikiye bölünmüş gibi. 1. grup "ben mutlu hamile olacağım, tadını çıkaracağım" derken, diğer grup da tam tersi sağlıklı beslenme peşinde.
yemeğe olan düşkünlüğüm ve rahatlığım sebebi ile ilk gruba dahil olurum sanmıştım, ama yanılmışım. açlık şekerimin yüksek seyretmesi, doktorumun epigenetik (anne karnında bebeğin koşullarının, annedeki genetik hastalıklarının aktarılması şeklinde yazılabilir belki)  hakkında makaleleri okumam ve bu işte tek sorumluluk beslenecek kişinin kendim olmadığı gerçeği beni bundan men etti.

zaten ilk haftalar bulantılardan bulantı beğendim. yiyebildiğim şeyler patates, ekmek filan olunca 3 ayda almıştım bir 5 kiloyu. sonra da evde tadilat, dışarıdan yemek derken, kilo miktarı 20.haftada 8 olmuştu. elbette mide bulantılarının bitmesinin verdiği açlıkla ne bulduysam yemiş olabilirim.

sonra bana bir bilinç geldi. karnımdakini düşünüp sorumsuz davranamazdım. rafine şekeri oldukça azalttım, haftada 1-2 den fazla almadım. evde oturdum pekmez, kuru meyve ve yulaf ile kurabiye yaptım, ara öğünlerde sütle onlardan yedim. her gün yumurtamı, günde 4 porsiyon süt ürünü, 3 meyve (bunu 4-5 yaptım ama doktor çok kızdı), kırmızı et, baklagil, ceviz yemeye dikkat ettim. porsiyon miktarlarını doktorumun söylediği kadar küçük tutamasam da elimden geleni yaptım. havaların bozması ile yürüyüş de yapamadığımdan midemi zıplatacak ve beni uyutmayacak gıdalardan uzak durmaya çalıştım. şeker yükleme testini korku ile yaptırıp, negatif sonucu alınca bu sağlıklı beslenme planım aksadı tabi. yani bu ayı geçen ayki kadar sağlıklı kapatamayacağım sanırım. aldığım kilo miktarına hiç girmiyorum, sadece doktordan doktora tartılıyorum çünkü.

beslenmede en tehlikeli şey ise "acıkmak". sürekli acıkıyorum, çok yersem reflü oluyor, az yersem daha da sık acıkıyorum. sanki 1 saat önce yemek yiyen ben değilmişim gibi oluyor, ara öğünler de kesmiyor beni artık, açlık git gide artıyor sanki. şu ana kadar hiç aşermedim, ama açlık hissim varsa önüme o an gelen şeyi yeme eğilimim var (aile sofralarında helvalar, profiterol götürmemin sebebi budur). baktım ki olacak gibi değil, her acıkınca ceviz, peynir filan yiyorum ki şekere saldırıp çocuğun ilerde diyabet hastası olma ihtimalini arttırmayayım (bu arada tüm aile diyabet bizde, bende de eli kulağında olabilir).

idealde uymaya çalıştığım ideal beslenme planı şöyle (hayaller paris gerçekler muş tabi, ama elimden geldiğince diyelim):

Uyanınca:
1 sofra kaşığı pekmez veya kuru meyvelerden şekersiz hazırladığım 1 kaşık marmelat ( kabızlık sorunu varsa marmelat, yoksa pekmez yapıyorum). bir taraftan da işe götüreceğim yumurta kaynıyor ocakta.

Kahvaltı:
yumurta
peynir ( doktor kibrit kutusu deyince şok geçirdim, ben 2-3 katı yiyorum sanırım)
1 dilim tam tahıllı ekmek (haftada 1-2 simit oluyor)
tahin-pekmez (haftada 2-3, 1 tatlı kaşığı)
domates, salatalık, maydanoz, roka vs
3-4 zeytin

Ara:
2-3 kuru kayısı ve 3-4 ceviz ( meyveleri, yani karbonhidratları mümkğn mertebe yağlı tohumlar ve süt ürünleri ile tüketiyorum, yine şekeri dengede tutmak için) doymaz isem bir tane donane activia

Öğlen:(akşam ile değişebilir)
3-4 köfte kadar et (ya da balık)
yarım porsiyon baklagil yemeği (genelde ben piyaz yapıyorum)
1-2 kaşık bulgur pilavı (bazen diğer öğünde sebze yemeğinin içine bulgur koyuyorum)
bol yeşil salata (limonlu ki etteki demirden C vitamini desteği ile yararlanabileyim)

Ara:
1 tam tahıllık ekmek ve peynir
veya bir meyve ve bir bardak süt / yoğurt
bu öğünde genelde 5-10 fındık/badem de ekstradan yiyorum


Akşam: (öğlen ile değişebilir)
zeytinyağlı sebze yemeği
yeşil salata, bol limonlu
1-2 kaşık bulgur pilavı (veya 1 tam tahıllı ekmek)

Gece yatmadan 2 saat önce : çok şekerli olmayan bir meyve (mevsimden dolayı nar, kivi, ananas filan olabiliyor) ve 1 bardak ılık tarçınlı süt

Bu menüye standart bir günde uymak kolay. çünkü öğle yemeğimi evden götürüyorum, zeytinyağlılarımda pirinç yerine bulgur, kinoa oluyor, ve yağ miktarı/türü benim elimde. ama dışarıdan yediğimde az da yesem midem ağrıyor, reflü azıyor (yağdan dolayı). bir de karbonhidrat kaçamağım çok oluyor dışarıda, kalabalık arkadaş ortamında veya hafta sonu kahvaltılarında.

bunun dışında hafta içi atıştırmalarım için bazen yulaf, kuru meyve, bal ve pekmez ile hazırladığım kurabiye eşlik ediyor bana. eğer kahve içeceksem sıcak sütün içine birkaç damla filtre kahveyi tercih ediyorum. haftada 2-3 türk kahvesi keyfim var ama. zaten istesem de reflü çayı kahveyi eskisi kadar tüketmeme izin vermiyor.

bu dönemde yemeklerime de yeni bir soluk geldi. ne bileyim balkabağı filan pişirdim, kinoadan kısır tarzı şeyler ürettim, mücveri tam buğday unu ile fırınsa pişirdim filan. ama yine de rafine şekerim tadını bilen bünye arada arıyor, mesela hafta sonu starbucksta koca bir havuçlu keki götürdüğüm doğrudur :) ya da kayınvalidemin yaptığı sıcacık böreğe gömüldüğüm de. işte böyle durumlarda ne yediğimi bilmeye çalışıyoum, bu bir karbonhidrat diyorum, ani şeker yükselmesini engellemek için yanında ayran, süt vs içiyorum ve mesela akşam yemeğindeki pilav/ekmek den yemiyorum artık.

sanırım başından beri bu düzenle gitseydim hem şekerim çok düzenli gidecekti, hem kızımı daha sağlıklı besleyecektim, hem de ben gereksiz kilo almış olmayacaktım. ama oldu bir kere, geriye bakmaya gerek yok.

öyle ki bu beslenme düzeni ile 20-24 hafta arası ben hiç kilo almadan Alisa'nın iki katı ağırlığa erişmesini başardım. bu ay o kadar iradeli gitmiyorum ama yine de kontrol hala bende.

benim hamilelikte beslenmeye bakışım kesinlikle "hamileyim ne istersem yiyeyim" değil. o bebekten ben sorumluyum ve elden geldiğince bir sürü katkı maddesi içeren basit abur cuburlardan (bisküvi, kek vs) ve de bebeğe o halde hiçbir faydası olmayan basit şekerden kaçınmam gerektiğini düşünüyorum. hem kızımın ilerde metabolik hastalıklara meyilli doğmaması hem de kendimin bundan sonra hayatına sağlıklı ve fit bir anne olarak devam edebilmesi için.